17 Mayıs 2011 Salı

Kadınların Çalışması Üzerine


Takip ettiğim bir dergiden alıntı yaparak bir konu üzerinde fikirlerimi belirtmek isterim.

Kısa adı SEKAM olan Sosyal Ekonomik Araştırmalar Merkezi'nin yapmış olduğu bir araştırmanın sonucunda; Türkiye'de boşanmalardaki artışın sebeplerinde ilk sırayı %16,9 ile 'eşe sadakat duygusunun zayıflaması' ikinci sırayı %16,9 ile 'yeni hayat şartlarının eşler arasındaki saygı ve sevgiyi azaltması' üçüncü sırayı %14,2 ile 'kadınların geçmişe oranla ekonomik açıdan daha özgür olmaları' alıyor.

Bu istatistiklerden hareketle, kadın ekonomik açıdan özgürleştikçe boşanmaya daha çok cesaret ediyor ya da evlilik sırasında yaşanan küçük olumsuzluklara karşı tahammül etmenin gereği olmadığına mı inanıyor?

Aynı araştırmaya göre boşanmalardaki en önemli sebepler ise şöyle : %24,5 ihanet,%17,6 fiziki şiddet, %17,4 sevgisizlik, %17,3 alkol-kumar, %5,7 sözlü şiddet, %4,9 erkeğin evin geçimini sağlayamaması.

Burada da boşanma sebeplerinin genelde erkeklerin davranışlarıyla ilgili olduğunu görüyoruz.

Bekar biri olarak hariçten gazel okuyorum ancak çevremdeki çiftleri gözlemleyerek bir sonuca varmak istiyorum.

Neden kadınlar çalışmak istiyor?
1) Topluma faydalı olabilmek için
2) Aileye ekonomik açıdan katkıda bulunabilmek için
3) Erkeğin karşısında daha güçlü durabilmek için.

Birinci maddeyi gözeterek çalışan kadınları takdir etmekten başka yapacak bir şey yok. İdealleri olan, topluma doğrudan ya da dolaylı yollardan fayda sağlayan ve birincil sebep olarak çalışmayı, para kazanmak olarak görmeyen kadınların toplumumuzda artması için elimizden geleni yapmamız gerekir.

İkinci maddeyi gözeterek çalışan bayanların ise durumunu sorgulamak gerekir. Çünkü 'modern' hayatta kadın ailesine ekonomik açıdan 'katkıda' bulunmak isterken, psikolojik olarak ailesinden bir şeyler götürmekte midir? Üç kuruş kazanmak için karşılığı para ile ölçülemez değerlerden tavizler mi verilmektedir?

Günümüz modern hayat düzenine karşı durmaya çalışan biri olarak (İstanbul'da karşı durmak çok zor); bazı evrensel, binlerce yıl uygulanmış, belki insanın doğasında olan bazı kuralların hiçe sayıldığını, bunları uygulamaya çalışanların ise hor görüldüğünü ya da alaya alındığını görüyorum.

Üçüncü maddenin sebebi ise tamamen erkeklerdir. Neden kadın, erkek karşısında güçlü durmak, ezilmemek ister? Demek ki ezmek isteyen biri var. Ezilen ve hakkı yenilen insan güçlenmeyi ister. Kadını hor gören, ona kendini ikinci sınıf insan hissettiren, narin kadın ruhunu tanımayan, kaba erkek yüzünden kadın da çalışarak güçlenir.

Yazının sonunu, makaledeki sonuç kısmına tamamen katıldığım için aynen yazıyorum:

Hanımlar; dünya tatlısı yavrularını keyifle büyütebilmeli , bin bir sıkıntıyla kazanan erkeğinin ekmeğini afiyetle ama şükrederek yiyebilmelidirler. Patronlarının, müşterilerinin, işlerinin köleleri olacaklarına; evlerinin hem kölesi hem patronu olmalıdırlar. Daha çok kazanarak mutlu olmanın hayalini kurmak yerine, ellerindekiyle yetinerek mutlu olabilecek hale erkeklerin de desteğiyle gelebilmelidirler.


16 Mayıs 2011 Pazartesi

Lokman Hekim'den Oğluna 100 nasihat


Lokman Hekim'in, hayatta doğru yolu bulması için oğluna yaptığı yüz nasihat :

1- Ey babasının canı canım evladım, ciğerparem; Allah'ı tanı.
2- Başkasına nasihat etmeden evvel, kendin o tavsiye edeceğin şeyle amil ol.
3- Kendi ölçüne, bilgi ve haddine göre söz söyle.
4- Herkesin 'kendine göre olan' kadrini bil.
5 - Herkesin hakkına riayet et.
6- Sırrını sakla.
7- Dostunu müşkül zamanda dene.
8- Dostunu yükselme veya gözden düşme zamanında sına
9- Ahmak ve cahil kimseden uzak dur.
10- Aklı başında ve alim olan dostu tercih et.
11- Hayırlı işler uğrunda gayret sarf etmekten geri durma.
12- Eğitimsiz ve ham kadınlara güvenme.
13- Bir tedbir alacağın zaman, ahlak ve bilgi sahibi kimseye danış.
14- Delil ve ispatını hazırladıktan sonra, söz söyle.
15- Gençlik zamanını ganimet bil.
16- Bilhassa gençlik zamanında, iki cihana ait işlerin dürüst olsun.
17- Dostlarına ve ahbaplarına saygı ve ikram göster.
18- Dostlara da düşmanlara da güler yüz göster.
19- Anaya ve babaya saygı göstermekte ve hatırlarını hoş etmekte kusur etmeyip, tecrübe ve nasihatlerinden istifade et.
20- İyi bir üstadı baba yerinde tut.
21- Masrafını gelirine göre ayarla.
22- Her işte ortalama davran.
23- Cömertliği adet edin.
24- Misafirine karşı ne hizmet gerekirse yerine getir.
25- Birini evine misafir gittiğin vakit, gözünü ve dilini sıkı tut.
26- Herkesle hoş geçin.
27- Çocuklarının talim ve terbiyesine dikkat et.
28- İmkan bulursan ata binmeyi ve ok atmayı öğren.
29- Vücudunu ve üstünü başını temiz tut.
30- Ayakkabını giyerken sağ ayağından, çıkarırken sol ayağından başla
31- Herkesle, kendi ölçüne (iş gücüne, yaşına,mevkine göre) muamelede bulun.
32- Geceleri laf ederken sessiz konuş, gündüzleri konuşurken etrafa göz gezdir(sırrına sahip ol)
33- Az yemeyi, az uykuyu, ve az konuşmayı adet edin.
34- Kendin için hoş bulmadığın şeyi başkalarına reva görme.
35- Yapacağın işleri bilerek ve düşünerek yap.
36- Bilmediğin şeyde ustalık taslama.
37- Kadına ve çocuğa sır söyleme.
38- Başkalarının refah ve saadetine göz dikme.
39- Soysuz kimselerden vefa umma.
40- Hiçbir şeye karşı kayıtsız davranma.
41- Yarım kalmış işi olmuş sayma.
42- Bugünkü işi yarına bırakma.
43- Senden büyüklerle şakalaşma.
44- Büyüklerle konuşurken lafı uzatma.
45- Kimseyi hor görme.
46- Sana arz-ı ihtiyaç eden kimseyi boş çevirme.
47- Eski münakaşaları anma.
48- Başkasının menfaatine ortaklık etme.
49- Malını dosta düşmana tehşir etme (malınla övünme)
50- Hısım, akraba ile alakanı kesme.
51- İyi kimselerin aleyhinde söz söyleme.
52- Kendini beğenme.
53- Halkın ittifakla üzerinde durduğu şeye sen de uygunluk göster.
54- Parmaklarını ağzına burnuna sürtüştürme.
55- Herkesin yanında dişlerini ayıklama.
56- Ağzını, burnunu sessizce temizle.
57- Esnerken ağzını elinle kapat.
58- Bir kişiye üstünlük taslayarak çalım satma.
59- Parmağınla burnunu karıştırma.
60- Konuşurken; sözlerine alay ve ve düşük şaka nev'inden laflar karıştırma.
61- Bir kimseyi başkasının yanında mahçup etme.
62- Kaş-göz işaretleriyle; şunu bunu küçük düşürecek harekette bulunma.
63- Söylenen lakırdının tekrarını isteme.
64- Gülünç söz söylemekten çekin.
65- Başkasını yanında, kendini ya da ailenden birini methetme.
66- Kendini kadınlar gibi süsleme.
67- Çocukların keyfine uyma.
68- Diline sahip ol.
69- Söz söylerken ellerini oynatma.
70- Herkese karşı saygılı davran.
71- Kötü kimselerle arkadaş olma.
72- Ölen bir adamı zemmetme.
73- Elinden geldiği kadar kavga ve nizadan çekin.
74- Kuvvetini denemeye çalışma.
75- İyiliği tecrübe edilmiş şeyler (veya insanlar) hakkında su-i zanda bulunma.
76- Kendi ekmeğini başkalarının sofralarında yeme.
77- Acele iş görme.
78- Dünya işleri için kendini fazla üzme.
79- Seni tanımak istemeyen kişiyi sen tanı.
80- Öfkelendiğin zaman sözünü tartarak söyle.
81- Burnunu, elbise kolu ile silme.
82- Herkesin karşısında yemek yeme.
83- Yolda giderken büyüklerin önünde yürüme.
84- Bir kimse konuşurken araya laf karıştırma.
85- Güneşin doğacağı vakitte uyuma.
86- Başını dizlerinin üzerine koyma.
87- Daima önüne bak, sağa sola bakma.
88- Mümkün olduğu kadar eyersiz ve koşumsuz çıplak ata binme.
89- Misafir yanında bir kimseyi azarlama.
90- Misafire iş buyurma.
91- Deli ve sarhoş adama lakırdı söyleme.
92- İşsiz, güçsüz serseri adamların yanında oturma.
93- Kar ve ziyan kaygısıyla kimseye yüzsuyu dökme.
94- Hem fodul, hem kibirli olmaktan sakın.
95- Kimsenin düşmanlığını celbetme.
96- Kavga ve gürültüden uzak dur.
97- Daima yanında para ile çakı, bir de parmağında yüzük bulunsun.
98- Kendini küçük düşürüp, horlatacak dereceye varmamak şartıyla herkese karşı nezaketle muamele et.
99- Tevazudan ayrılma.
100- Ömrün oldukça Allah'a müteveccih ve mütevekkil ol.






















14 Mayıs 2011 Cumartesi

Oasis ve bir fantezi




En sevdiğim yabancı grup Oasis'in, 2000 yılında piyasaya çıkan beşinci albümleri STANDING ON THE SHOULDER OF GIANTS'in açılış parçası 'F*cking in a bushes' şarkısını ilk dinlediğim anda feci gaza gelip odada tek başıma zıpladığımı hatırlıyorum...

Bu şarkıyı daha sonra Guy Ritche'nin efsane filmi Snatch'de, boks maçı sahnesinde duyunca, filme olan hayranlığım bir kat daha artmıştı.

2000 yılından sonra Oasis, konserlerine bu şarkıyla başlıyor ve yer yerinden oynuyor.

Şarkıyı http://fizy.com/#s/2dt14s adresinden dinleyebilirsiniz.

Sözleri ise şöyle :

We put this festival on you bastards
With a lotta love
We worked for one year for you pigs
And you wanna break our walls down
And you wanna destroy us
Well you go to hell

Kids running around naked, fucking in the bushes
I love it

Gelelim fanteziye... Kadıköy'de bir İngiliz takımı ile Şampiyonlar Ligi maçı öncesi bu şarkıyı en yüksek sesle çalmak... Olur mu bilmem ama olursa güzel olur...

24 Nisan 2011 Pazar

Pazar Notları


Nisan'ın son haftasına girmemize rağmen bir türlü baharın gelişine şahit olamadık. Gerçi İstanbul’umuzda bahar pek yaşanmaz, direk yaza geçilir ancak şımarık gönüllerimiz de ağaçların yeşermesini, çiçeklerin açmasını bekler oldu….

Otuzuncu İstanbul Film Festivali de bitti. 231 filmden dokuzuna gidebildim şu yoğun iş temposunda. Seçerek gittiğim bu filmlerden beni en çok etkileyen Ishuguro’nun romanından uyarlama Beni Asla Bırakma ( Never Let Me Go) filmi. İnşallah vizyona girer ve bu fantastik dramı seyretmeyenlere imkan doğar. NTV Belgesel kuşağından ‘Binanız Kaç Kilo Bay Foster?’ ise yaşayan efsane Mimar Norman Foster’in etkileyici yaşam öyküsünü içeren muhteşem bir belgesel. Aman kaçırmayın, hayata dair çok güzel dersler var…

Kahraman Bakkal Süper Market’e karşı oyununda bir bakkal daha Süper Market’e mağlup oldu. Yılların İstiklal Kitabevi teslim bayrağını çekti. Yerine D&R (Diyenar diye okunuyor. Doğan’ın disi, Raks’ın arı) gelecekmiş. Kitabevi son güzelliğini yaptı ve kapanmasına üç gün kala CD, DVD’lerde %50 indirim yaptı. Arşivlerimiz bayram etti…

Kapitalist dünyanın Türkiye’ye önemli yansımalarından AVM’lere (alış ve veriş merkezleri) kendi çapımda savaş açtım. Mecbur kalmadıkça (evet bazen mecbur kalıyorum) cadde mağazalarından alış-veriş yapıyorum, cadde üstü sinemalara ya da restoranlara gidiyorum. Ateşi söndürmeye çalışan karınca misali, en azından yolunda ölürüm…

Mayıs ayı her zaman heyecanları en çok yaşadığım aydır. Çünkü her branşta şampiyonlar belli olur. Bu sezon Fenerbahçe’nin kupaları süpürme ihtimali çok yüksek. Efsane bir sene olabilir. Kadın Basketbol Takımı şampiyon olarak ilk adımı attı. Erkek Voleybol şampiyonluğa çok yakın. Bayan Voleybol takımı en büyük favori. Erkek basketbol ve futbol takımları da bir şanssızlık yaşamazlarsa şampiyon olacaklar ve bence her iki takım da bunu fazlasıyla hak ediyorlar.

Bir de seçim var önümüzdeki günlerde. Tam bir komedi bu demokrasicilik oyunu. Seçim barajının olduğu, dar bölge seçim sistemin olmadığı, parti başkanın sunduğu adayı seçmem gerektiği bir seçim sisteminde kimse demokrasiden bahsetmesin.

Küçük bir tasavvuf dersiyle bitirelim bu yazıyı da. Sultan Gazneli Mahmud ile Ayaz arasında geçen bir hikaye :

Ayaz, Sultan’a çok bağlıymış. Sultan da onu öz oğlu gibi severmiş. Bir gün ikisi oturmuş öğle yemeği yerken, Sultan bir dilim salatalık kesip Ayaz’a ikram etmiş. Ayaz da afiyetle yemiş. Bir müddet sonra Ayaz’a bir dilim daha kesip ikram etmiş ve Ayaz’ın iştahını görünce dayanamamış kendine de bir dilim kesmiş. Fakat Sultan’ın kestiği dilimi ağzına atmasıyla tükürmesi bir olmuş. Çok acı, tatsız, berbat bir salatalıkmış!

Sultan, Ayaz’a sinirlenerek bağırmış ve iştahla yiyerek kendisini kandırdığını söyleyince, Ayaz, ‘Aman Sultanım; elinden bunca lezzetli lokma yemişim, zevk-u sefa görmüşüm; bir lokma acı salatalığa yüz buruşturur muyum? Hem senden gelen her şey bana lezzetlidir.’ demiş.

Ayaz’ın Sultan’a duyduğu aşk-ı muhabbet ve minnettarlığı biz de Allah’a karşı duyabilirsek ne ala….

22 Şubat 2011 Salı

Ahmet Davutoğlu


Elbet belli bir siyasi görüşüm var ancak uluorta bunları paylaşmam. Paylaşmayı da doğru bulmam.

Ancak şu anki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun siyaset üstü duruşu, sığ politikadan kaçınması son yıllardaki politikacı profiline ters. Hiperaktif hali, kimilerine olağanüstü gelirken, kimilerine göre bunun tam tersi; hayal peşinde koşmak, hatta ülkeyi uçuruma sürüklemek ile bağdaştırılıyor.

Bence günümüzün en değerli düşünürlerinden Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç’ın güzel bir sözü var : Ya bilgeler kral olmalı, ya da krallar bilge olmalı.

İşte beğenin beğenmeyin bence Davutoğlu bilge bir adam. Biyografisine internetten ulaşmak çok kolay. Okuduğunuzda oturduğu koltuğa ne kadar hak ederek geldiğini gayet iyi anlıyorsunuz. Kıskanılacak bir kariyere sahip.

‘Stratejik Derinlik’ adlı efsane kitabını herkese tavsiye ediyorum. Dış politikanın alfabesini bu kitapta bulabilirsiniz.

Dışişleri bakanı olmadan önce Taraf Gazetesinde her gün yayımlanan 20 soru köşesindeki cevapları aşağıya yazıyorum. Neden bilge dediğim sanırım daha iyi anlaşılacak.

En sevdiğiniz kelime nedir?

Hikmet

Nefret ettiğiniz kelime nedir?

Nefret

Ne sizi heyecanlandırır?

Tarihin içinde akmakta olduğum hissi

Heyecanınızı ne öldürür?

Bu akışın ritmini kaybetme korkusu

En sevdiğiniz ses nedir?

Çocuk sesi ve gecenin karanlığında derinden gelen bir ney sesi

Nefret ettiğiniz ses?

Münasebetsiz vakitlerde çalan cep telefonu

Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?

Cellatlık

Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?

Kendim olmayı tartışmayı haddi aşmak olarak görürüm

Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?

Savaşmaya hazır tarafları durdurabilecek bir ikna yeteneği

Nerede yaşamak isterdiniz?

Her sabah kalktığımda güneş doğarken Kudüs, Medine ve İstanbul’un tarihi siluetini aynı anda görebileceğim bir mekanda

En önemli kusurunuz nedir?

Birçok işi aynı anda yapabilme hırsıyla zamanı idare edememek ve aileme yeterince vakit ayıramamak

Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?

Yoğunlaştığım teorik bir çalışmanın en kritik aşamasında kağıdı ve kalemi terk ederek alabildiğince yürümek

Kahramanınız kim?

Üzerinde herhangi bir kul, hayvan, bitki hakkı olmadan ruhunu teslim eden sıradan bir insan

En çok kullandığınız küfür nedir?

Eğer küfürse “densiz”

Şu anki ruh haliniz nasıl?

Metafizik dinginlik ile tarihi yaşama coşkusunun oluşturduğu iniş-çıkış

Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?

Mahiyet sahibi olmadan erdemli, özgüven ve izzet sahibi olmadan onurlu olunamaz. bir problemi görme yeteneğine sahipsek o problemi çözebilme kudretine de sahibizdir.

Mutluluk rüyanız nedir?

Çocuklarımın ve öğrencilerimin insanlara faydalı eserler verdiğini görebilmek

Sizce mutsuzluğun tanımı?

Varoluşuna anlam verememek

Nasıl ölmek istersiniz?

Ders verirken

Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı’nın kapıda size ne söylemesini istersiniz?

Dağların üstlenmekten çekindiği emanetin hakkını verdin ya kulum! cemalimde varlığın ezeli ve ebedi anlamını keşfedebilirsin.

20 Şubat 2011 Pazar

Deplasmanda Taraftar Olmak



Yazacak o kadar çok şey varken, uzun bir aradan sonra çoğu kişiye boş gelecek (ki bence de o kadar dolu bir şey değil ancak zayıf karnımın futbol olduğunu itiraf ediyorum) bir yazıyla dönüyorum.

Konumuz deplasman takım taraftarı olmak.

Üç çeşit deplasman maçı vardır : Yurt dışı, Şehir Dışı ve şehir içi (derbi).

Takımınızın evindeki her maça gidiyorsanız, bir süre sonra farklı heyecanları aramaya başlarsınız. Deplasman maçlarına gitmek işte böyle sızıverir hayatınıza.

Havası apayrıdır bu maçların evdeki maçlardan. Takımdaşlarınızla olan birlik beraberlik evdekinden farklıdır. Evde her maç görüp selam vermediğiniz adamı, deplasman maçında görünce hemen sohbete başlar ve bir daha hiç bitmeyecek sohbetin ilk tohumlarını atarsınız.

Deplasman yolculukları bu işin en zevkli kısmı denebilir. Sohbet, muhabbet, yeni besteler, molalarda yaşanan hadiseler, atışmalar. Uyuyanlar, içenler, sevgililer, öğrenciler, karılarının dırdırından kaçan kocalar…

Gidiş her durumda güzeldir de, dönüş maçta alınan skora göre değişir. Galip gelinmişse, keyifler yerindedir. Şarkılar türküler söylenir, şımarık çocuklar gibi sağa sola sırnaşılır. Ama istenen skor alınmamışsa bir sinirle vasıtaya binilir (otobüs, uçak, araba vs), birkaç kişi takıma, yönetime, taraftara bağırır çağırır ve sonra sessizlik içinde dönülür.

Gittiğiniz şehri dolaşma imkanınız olursa bir taşta iki kuş vurmuş olursunuz. Yörenin güzel lokantası keşfedilir. Güzel yemek yenir. İmkan varsa eve birkaç hatıra alınır.

Maça girişte uzaktan geldiğinizi şehirdeki diğer renkdaşlarınıza hissettirirsiniz. ‘Sizin bizden öğreneceğiniz çok şey var’ havası verilir. Hatta bir kısım, onları muhatap bile almaz…

Derbi maçları ise bence bu işin en üst noktada hissedilebileceği yerdir.

Bilet bulmak büyük sıkıntıdır. Onbinler gitmek ister ancak sadece bir-iki bin kişi gidebilir.

Olağan üstü güvenlik önlemleriyle stada girilir. Çok tehlikeli yaratık muamelesi görülür. Polis kordonu stad kapısından girene dek devam eder.

Fazla bilet satılması ya da biletsiz girenler sayesinde tıklım tıkış maçı seyredersin. Oturma şansın pek yoktur. Hele ki tuvalet ihtiyacın gelmişse vay haline.

Deplasmanda atılan golün sevinci bu işin bence nirvana noktasıdır. Hayatta pek az ‘anlık’ sevinç buna benzer. Onbinler sus pus oturup yıkılmışken yaşanan sevincin tarifi pek zordur.

Yenen golün acısı da atılandaki sevinçten az değildir. Onbinler etrafında sevinirken senin golün yıkımını sadece bir avuç insanla paylaşman acını dindirmeye yetmez.

Maç öncesi, devre arası, maç sonrası ve gollerden sonra rakip takım taraftarıyla toplu ya da münferit olarak atışılır.

Galip gelmişsen bu maçın senin için önemi başka olmuştur. Seneler sonra bile sanki bir gün önce oradaymışsın gibi anlatırsın maçı ballandıra ballandıra. Mağlup olmuşsan fazla konuşmak istemez ve maçta olduğunu pek dile getirmezsin.

Maçın skoru ne olursa olsun en az bir saat stad içinde bekletilirsin. Galipsen problem yoktur. Ama mağlupsen geçen dakikalar işkencedir.

Yarın Beşiktaş’la İnönü’de (pardon Fiyapı İnönü) maçımız ve ben 1600 şanslı Fenerbahçe’liden biriyim. Bu anlattıklarımı senelerdir yaşamama rağmen sanki ilk defa derbi deplasmanına gidiyormuş heyecanı içerisindeyim.

Yazıyı Footbal Factory filminin efsane repliğiyle bitirelim :

What else are you gonna do on a saturday? sit in your fuckin' armchair wankin' off to pop idols? then try and avoid your wife's gaze as you struggle to come to terms with your sexless marriage? then go and spunk your wages on kebabs fruit machines and brasses? fuck that for a laugh! i know what i'd rather do. tottenham away. love it!

* Fotoğraf 19 Mayıs 2007 GS-FB maçından. Maç skoru 1-2 ve oradaydım. Küçük bir bilgi: 17 mayısta tezkeremi alıp 18 mayıs'ta basketbolda deplasmanda Galatasaray'ı yenip finale yükselmiştik. Fenerbahçe'li olarak on kişiden fazla değildik... 155 gün sonunda iki deplasman derbisinden galibiyetle dönmenin keyfini az çok anlatabilmişimdir inşallah..


18 Aralık 2010 Cumartesi

Stephen Hawking'den


Yaşayan en önemli bilim adamlarından Cambridge Üniversitesi kozmoloji bilimcisi Stephen Hawking'in evren hakkındaki görüşlerine bir bakalım. Sonra düşünelim: Bu dünyaya neden geldim? Nereye gidiyorum? Ne olacağım?

' Bizler nereden geldik? Evrenin yaratılışı nasıl gerçekleşti? Evren niçin şimdi olduğu gibi bir özelliğe sahip? Acaba gün gelecek Evren bir sonla mı karşılaşacak?'

' İşte bütün hayatım boyunca karşı karşıya kaldığım böylesine heybetli sorularla uğraşarak bazı bilimsel sonuçlara ulaştım. Eğer sizler de benim gibi gökyüzünün ihtişamlı görüntüsünü izlemiş ve orada neler olup bittiğini merak etmiş, örneğin Evrenin ne olduğu, nasıl yaratıldığı, hangi şartlarda bugüne geldiği gibi kendi kendinize basit sorular sormuşsanız, aynı soruları kozmoloji uzmanları da soruyorlar ve tatminkar cevap arıyorlar.' v

' Geçtiğimiz 100 yıldan beri sürdürüle gelen çeşitli gözlem,araştırma ve hesaplamalar sonucu artık öğrendik ki, bizler dünya adını verdiğimiz gezegen üzerinde, Güneş merkezli bir sistem içinde bulunmaktayız. Bu sistem de Samanyolu olarak adlandırdığımız bir büyük, çok büyük bir galaksinin içinde yer alıyor. Bu galaksi içinde Güneş gibi 200 milyar daha Güneş mevcut. Bizim galaksimize benzer Evrende daha 100 milyarlarca galaksi var. Ucu bucağı olmayan, sırlarla dolu uzayın genişlediğini, Evrenin Big Bang denilen bir başlangıcı olduğunu, kara deliklerin varlığını, karanlık maddelerle dopdolu bir kainat içinde yaşadığımızı, hatta bir Büyük Çatırdı (Big Crunch) ile kıyametin oluşacağını biliyoruz. Gördüklerimizi anlamayı ve öğrenmemiz gerektiğini de artık biliyoruz.''

15 Aralık 2010 Çarşamba

Yılın Adamı Julian Assange


Time dergisinin her yıl düzenlediği Yılın Kişisi anketinin sonuçları bugün açıklandı.

Dergi editörleri ödüle halk oylamasının favori isimlerini değil Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg'i layık gördü.

Yapılan halk oylamasını ABD Dışişleri Bakanlığı'na ait gizli belgeleri yayımlayarak dünyayı sarsan Wikileaks sitesinin kurucusu Julian Assange, birinci sırada tamamlamıştı.


Bu kişi ve internet sitesi hakkında bir kaç bilgi verip fikir yürütelim :

1971 Avustralya doğumlu Assange. Problemli bir çocukluk dönemi geçirdikten sonra 20'li yaşlarda bilgisayar korsanlığından hüküm giymiş. Suçunu kabul edip bir daha yapmayacağına söz verince ceza almaktan kurtulmuş.

30'lu yaşlarını başında Melbourne Üniversitesi'nde matematik ve fizik kurslarına katılıyor. Buradaki bir öğretim üyesiyle çok ilgi gören Underground adlı kitabı yazıyor.

Kitabı http://www.xs4all.nl/~suelette/underground/Underground.pdf adresinden indirip okuyabilirsiniz.

Çevredeki arkadaşları tarafından ağzının sıkı olduğu söylenen Assange aynı zamanda iyi bir gezgin. Zamanının büyük kısmını İsveç'te geçirse de sürekli dünyayı dolaşıyor.

Aslı Alber isimli bir Türk yazılım uzmanıyla (biraz kurcalayınca enteresan bir kişi olduğu belli oluyor) iki yıllık beraberlikleri olmuş.

2006 yılında wikileaks.org internet sitesini kuruyor. Wiki, İngilizce ‘What I Know Is...’in kısaltması. Türkçesi, Bildiğim Odur Ki…
Sitenin kaç çalışanı olduğu bilinmiyor ancak bir söylentiye göre beş sürekli çalışan eleman ve dünya çapında sekiz yüz gönüllü çalışanı bulunuyor. Örgütten ziyade bir birliktelik gibi... Nerede oldukları bilinmiyor.

Açıkladıkları belgelere, genelde hükümetleri ya da çalıştıkları şirketleri cezalandırmak isteyen köstebek çalışanlar sayesinde ulaşıyor. Bu yüzden yayınladıkları belgelerin gerçekliğinde bir şüphe yok. Örneğin dünyayı sarsan son vakanın başrolünde 23 yaşında Amerikalı bir er var. Bradly Manning isimli arkadaşımız orduda istihbarat analistiyken, artık şeytana mı uyuyor yoksa bir şeye mi kızıyor bilinmez 270 diplomatın 251 bin küsur adet gizli yazışmasını cd'lere kopyalıyor.

Belgelerden 25 bin adedi ortaya çıkması durumuda ABD ile diğer ülkeler arasındaki ilişkilere ciddi zarar verebilecek’ (Secret) ya da ‘hiçbir biçimde yabancı ülke temsilcileri tarafından görülmemesi gereken’ (Noforn) seviyesinde belgeler. Top secret olacak belge yok. Sonuçta 3 milyon kişinin bağlanabildiği bir ağdan bu bilgileri kopyalıyor.

Yalnız bu arkadaş Assange gibi ağzı sıkı biri değil. Bu yaptığı işi bir arkadaşıyla chat yaparken anlatıyor. O arkadaş da ayıp ediyor ve arkadaşını ihbar ediyor. Manning şuan tutuklu ve yargılanmayı bekliyor.

Evet genel durum bu... Belgelerin gerçek mi sahte mi olduğu hiç konuşulması gerek bile görülmüyor. Ancak bilgiler, diplomatların kulaktan dolma ya da gerçek bilgilere dayanarak edindikleri bilgiler. O yüzden inandırıcılıkları göreceli.

Şahsi fikrim dünyada anarşist ruhlu 'hacker' olduğu gibi iyiliksever olanları da var. Assnage da bunlardan biri. Eğer emellerine ulaşırsa çağımızın kahramanı olabilir.

Onu yok etmek isteyenler çok bilinen bir yola başvurdular ve cinsel taciz suçlaması ile tutuklattılar. Biraz olayın ayrıntılarına bakıyorsunuz ve olayın tamamen komedi olduğunu anlıyorsunuz. Dün kefaletle serbest bırakıldı. Kefalet ücretini kim ödedi diye düşünürken Michael Moore, Ken Loach gibi aydın şahsiyetlerin ödediklerini öğrendim ki bu çok olumlu bir şey...

Bakalım bundan sonra bu süreç nasıl ilerleyecek? Komplo teorileriyle uğraşan ve okumayı seven insanlar için bir hazine olan son belgeler adeta bir umman. Yenileri ne zaman açıklanacak merakla bekleniyor....

Sürecin ne getireceği bilinmez ancak ABD her durumda bu işten zararlı çıkacak. Az mı çok mu göreceğiz...

14 Kasım 2010 Pazar

Pazar Notları


Etrafımı seyrediyorum. Bazıları, geçici tatminler peşinde koşup, onları yakaladıktan sonra sıkılıp yeni geçici tatminler peşinde koşmaya başlıyor. Sonuç olarak da ne yaparsa yapsın hiçbir şeyi beğenmez bir hal içine düşüyor... Peki hayat bu mu? Bu peşinde koştuklarımıza ulaşanlar mutluluğu, huzuru yakalamışlar mı?

Batının akil ya da bu dediklerimden artık tatmin olamayan insanları, artık pes etmiş, yeni arayışlar peşinde. Yeni tatmin unsurları arıyor onu mutluluğa ve huzura erdirecek. Bunun için doğuya gidiyor. Doğudaki mistisizmde arıyor hayatının anlamını.

Doğu ise batı gibi olma derdinde. Mutluluğun eşyada olduğunu, anlatanlara kanıyor. İçi boş ama dışı son derece süslü o parıltılı dünyaya. Kanmamak da kolay değil hani. Çok süratli ışıl ışıl arabalar, lüks evler, bitmek tükenmek bilmeyen teknolojik ürünler vs. Bunları görüp tatmadan elinin tersiyle itmek de her kişinin yapacağı bir iş değil...

İşte bu minvalde İstanbul bize çok karışık bir hayat sunuyor. Coğrafi ve siyasi açıdan doğu ile batı arasında bir köprü olduğunu, ilkokuldan beri bildiğimiz bu şehir bize bu anlattığım durum ile ilgili iki kapıyı da açan bence dünyadaki tek şehir. Son on yılda yapmış olduğu atılımla batının, yüzyıllardır sahip olduğu kültürel ve manevi mirasla doğunun, nimetlerinin bu kadar iç içe ve bu kadar yoğun hissedildiği başka bir şehri dünyada gösteremezsiniz.

Evet... İstanbul'da yaşayanlar... Çok şanslıyız... Şehir bize iki dünyayı da sunuyor. Bu iki dünyadan da istifade eden var, sadece birinden istifade edip diğerini yok sayan da. İnsanlar arayış içinde dünya üzerinde dolaşırlarken biz bu dolaşımı şehrin içinde yapabilecek durumdayız. Bir büyüğümün dediği gibi : Görene, köre ne...


24 Ekim 2010 Pazar

Derbi Günü


Bir derbi günü öncesi ve derbi gününde bir fanatiğin dünyasında neler olur?

Günler önceden, derbinin hangi gün ve saatte oynanacağının açıklanması beklenir. Zira tüm programlar buna göre yapılacaktır.

Maça gitmek isteyip, kombinesi olmayanı bir stres basar acaba 'bilet alabilecek miyim' diye. Belki de kombine alanların bir kısmının alma nedenleri, derbilerde bu stresi yaşamamak içindir.

Günler öncesinden diğer takım arkadaşlarından tacizler başlar. Karşılık verilir ya da verilmez. Bu kişiye göre değişir.

Derbi havasına bir önceki maçın bitiş düdüğüyle girilir. Minimum altı günlük bu süreç, bir fanatik için işkencedir.

Derbi öncesi hafta; işler çok yoğun olsun, sıkıntılar dertler olsun yine de aklın bir köşesinde maç düşünülür. Her gece yastığa baş konulduğunda 'dört gün kaldı, üç gün kaldı' denir.

Maç gününün öncesinin programı günler önce yapılmıştır. Saat kaçta kimle ya da kimlerle nerede buluşulacak, nasıl gidilecek, ne yenilecek, ne içilecek?

Ne giydiğin de mühimdir? Uğurlu forma, uğurlu mont, uğurlu atkı ya da bunların yenileri. Ya da daha önce giydiğin ama çok sevdiğin bir şeye bu maçla son bir şans verme durumu...

Maç günü ve öncesi futbolla pek alakaları olmayan arkadaşlarının seni araması ve maç hakkında konuşması, kiminin dertleşmesi, kiminin fanatik olmana acır bir halde seninle dalga geçmesi... Sen de bir yandan dinler bir yandan onlar için üzülürsün. Nasıl böyle bir zevkten mahrum oluyorlar diye...

Basının her türlü organından takım hafta boyunca takip edilir. Kimler antrenmana çıkmadı, kimler yarıda bıraktı, hoca kiminle antrenman sırasında özel olarak görüştü. Maç önce kafada kadro yapılacağı için önemlidir bu ayrıntılar.

Maç gecesi uyku tutmaz. Uyunabildiyse da erkenden uyanılır.

Takımına karşı olan sevgin ve karşı takıma olan nefretin artık senin duygularının üst noktaları nereyse oralardadır.

Bir önce oynanmış maçta yaşanan haksızlıklar hatırlanır ve intikam almak gerektiği etrafa iletilir.

Stada her zamankinden daha erken gidilir ya da televizyonun başına her zamankinden daha önce oturulur.

Takım sahaya çıkana kadar yaşanan stres ve heyecan, takımın çıkış tünelinde görülmesiyle en üst noktaya çıkar ve haykırarak bu stresin bir kısmı boşaltılır.

Hakemin başlama düdüğüne kadar dualar edilir ve etrafındaki arkadaşlarınla savaş öncesi son defa vedalaşır gibi sarılınır.

Maç başlayınca da hafızada 'record' düğmesine basılır. Her an senin için tarihi bir andır ve unutulmaması gerekir.

Devre arası skora göre değişir. İki takımın da nasıl oynadığı görülmüştür. Etrafındakilerle değerlendirmeler yapılır. Şu girmeli, şu çıkmalı vs. İkinci devre bir an önce başlasın istenir.

Yenen golün de atılan golün de tarifi mümkün değildir. Nasıl anlatsam boş. Yaşayan bilir. Bence futbolun bu kadar sevilmesinin ana nedenlerinden biridir.

Bu heyecan, yaş ilerledikçe bile değişmez...




26 Eylül 2010 Pazar

Yeniden Pazar Notları


Sonbahar ve İstanbul... En sevdiğim mevsim ve en sevdiğim şehir. Belki sonbaharı sevdiğim için yaşadığım şehri seviyorum. Belki de aşık olduğum şehrin en güzel hali sonbahar olduğu için bu mevsimi seviyorum. Her yıl Eylül sonu geldiğinde ve bu pazar günü gibi hava kapalı olduğunda, bir sonbaharı daha İstanbul'da yaşadığım için şükrederim... Boğaz, parklar, tarihi yarımada tam gezilesi zamanlar... Bir sonbahar günü, Türk kahvesi eşliğinde boğazı seyredin. Bakın nerelere dalıyorsunuz...

Türkiye kabuk değiştiriyor. Yeni bir sürece giriyor. Kimisi diyor yandık, bittik ülke elden gidiyor, kimi de Türkiye dünya lideri ülke olma yolunda ilerliyor. Herhangi bir olgu hakkında bu kadar taban tabana zıt tespit hatırlamıyorum. Ya bir taraf fazla karamsar, ya da diğer taraf fazla hayalci. Oysa bu işin bilimsel ölçümleri muhakkak var. Son 15-20 yılın gsmh değerleri, tüketilen çimento, alınan konut ve taşıt sayısı, tüketilen diş macunu, hijyen ürünleri ve satılan kitap sayıları gibi verilerden bir sonuç çıkarılıp gelecek hakkında fikir yürütebiliriz. Hepimizin isteği refah seviyesi yüksek bir ülkeye sahip olmak. Gerçeği bize gösterecek tek şey zaman.

Bu yaz birçok etkinliğe katılma fırsatı buldum. Konserler, sergiler, festivaller, spor müsabakaları. Unutamayacağım iki aktivite vardı bunların içinde. Biri dünya basketbol şampiyonası Türkiye-Sırbistan yarı final maçı. Diğeri U2 konseri. U2'nun İstanbul'a gelişi, siyasi mesajları ve konserde yaşanan çirkin olaylar reyting uğruna insanların önüne sunuldu. Oysa müziğini bir kenara koyun, olağan üstü bir görsel şov seyrettik o gece. Sahneyi seyretmekten müziğe konsantre olamadım. Bu müzik türünden hoşlanmayanların bile sıkılmadan vakit geçirebilecekleri, büyüleyici bir geceydi. Maç mı? En sevdiğim heyecanlardan birini yine yukarılarda yaşadım. Sokakta top oynayan çocukların güzel ve çekişmeli maçını seyrederken de heyecan duyarsınız. Düşünün böyle bir maçı ama kazanan dünya kupası finali oynayacak. Yürek zor dayandı.

Ortaköy'de üç ay önce açılan bir dondurmacı var. Ciao... Tam cadde üzerindeki Kilise'nin sırasında küçücük bir dükkan. Dondurması muhakkak denenmeli. Bir daha başka yerde dondurma yemek istemeyeceksiniz.

Hayatımda ilk defa, müzik albüm satan bir mağazada 'bu çalan kimdir' deyip albüm aldım. Bossa Hit Lounge. Hit parçaların Bossa versiyonlarını yapmışlar. Rihanna-Umbrella, Coldplay-Viva la vida, James Blunt-You're beatiful bu şarkılardan bazıları. Favorim Maroon5-Sunday Morning.

Bir abim geçtiğimiz gün kız babası olacağının haberini verdi. Sevincini onunla paylaşırken ne kadar çok kız çocuğu olan ve olacak olan var dedim. Bir arkadaşının stresli adamların kızı olduğunu söylediğini söyledi. Bilimsel olarak ne kadar doğru bilmiyorum ama şöyle bir etrafıma baktığımda sanki doğru gibi...

Güzel bir şiirle bitirelim eskisi gibi...

Altı derlerse de şartı imanın
Hemen inanmayın, hemen kanmayın!
Sakın sözlerimi inkar sanmayın,
Hak ile muhabbet ondan öncedir

Kul hakkı eğer olursa masal,
Neylesin ona saç neylesin sakal?
Ahlaksız ibadet, delik bir çuval,
Cömertlik, merhamet, ondan öncedir

20 Eylül 2010 Pazartesi

Derbi sonrası Fenerbahçe Üzerine...


Çok büyük üzüntü içerisinde ayrılmıştım Trabzonspor ile oynadığımız geçtiğimiz sezonun son maç sonrası staddan. 2006 yaşadığımız Denizli travmasının üstüne benzerini (evimizde olduğu için biraz daha acı verici olan) yaşadıktan sonra yine radikal bir karar vermem gerektiğini düşünmüştüm. 2006'da aldığım karara göre sevdiğim kulübe karşı artık biraz bencil olacaktım. Sevince ortak olduğum kadar üzüntüye ortak olmayacaktım artık. Sözümde de duruyordum.

Bu sefer de 12 yıldır kesintisiz takip ettiğim futbol takımını bu sene biraz kesintili takip etmeye yani kombine almamaya karar verdim. Zor da olsa bu kararı uyguladım. Yine de sezon başından beri Kadıköy'de oynanan üç maça gitme fırsatı buldum.

Dün gece sonrası şunları düşündüm :

Oniki senedir bir defa derbi kaçırmıştım. Bu süre zarfında derbi heyecanı yaşamadığım tek maç dün akşamdı. Bu sadece benim yaşadığım bir his değildi. Maçtan önce stadda gördüğüm herkesin ifadesinde bu derbi heyecanından eser yoktu.

Bu heyecanı bilen bilir. Maçtan önceki gece geçmez. Gece geçer, sabahtan akşama kadar dakikalar sayılır. Maçla ilgili haberler içeren gazeteler okunur. Ne giyileceği günler önceden bellidir. İstediğin onbir ve diziliş, kağıtlara karalanır. Maça saatler kala artık dayanılamaz ve stada doğru yol alınır. O havayı solumak bünyeye daha iyi gelir. Takımın otobüsü, rakip takımın otobüsü, deplasman taraftarı ile dalaşma vs.

Bunların hiçbirin yaşamadım bu maçtan önce...

Sonra maç öncesi tribün şov başlar. Pankartlar, meşaleler, maça özgü bayraklar...

Bu maç öncesi tribün şovu : Son birkaç maçtır açılan çubuklu bayrak ve konfeti makinesinden konfeti şov. Bence acizliğin gizlenmesinden başka bir şey değil bunlar.

Maçlar kaybedilir kazanılır ama bir taraftar olarak bana asıl acı veren bu tablodur. Tribündeki o çok emek vererek kazandığımız ruh artık yok. Bir daha kazanmak kolay ama bu düzende çok zor.

Umut var mı? Kısa vadede pek yok. Bu uğurda (bahsettiğim ruhu kazanmada) emek veren herkese sanki planlı programlı yapılıyormuş gibi teker teker yıldırma politikası uygulandı ve hala uygulanıyor. Bu insanlar bir daha dönmemek üzere uzaklaşmadılar. Belli bir sürecin sona ermesini bekliyorlar.

Evet bunları düşünerek eve döndüm....

Maç mı? Alex'in pasifize edilmeye çalışıldığı, herhangi bir kurgunun ya da sistemin görülemediği bir oyun düzeni... Bu düzende her maçı üç ihtimalin de olabileceğini göz önüne alınarak izlenmeli...

Üzücü olan aldığın yolların aslında bir tesadüf olduğu. Geriye gitmek... Merdivenleri birer birer çıkarken düşmek ve aşağıya doğru yuvarlanmak....

Olsun Fenerbahçe'm...

Sevgimiz formaya. Ne giyene, ne giydirene... Giyen ve giydirene ancak saygı duyarım bizim sevgimize eş değer bir sevginin kırıntılarını onlarda görürsek eğer...



12 Eylül 2010 Pazar

Final ve Basketbol Dünyam




Çocukluğumda basketbola başlangıç yaşı bu zamanlar gibi 5-6 yaşlar değildi. Ne bu kadar spor okulu vardı ne bu kadar tesis ne de bu kadar eğitmen. İlkokul5'i bitirir bitirmez Ataköy Spor Merkezi denen bir salonda ilk basketbol eğitimini aldım. Bir yaz sezonu çalışmasının ardından iki sene Galatasaray kış okuluna devam ettim. Küçük bir altyapı maceram da oldu. Bu zamanın basketbolunun akil adamlarından Cem Akdağ, Murat Özyer, Ekrem Memnun; altyapı koordinatörleri olarak basketbolun temellerini öğrendiler. Sayelerinde basketbolu çok sevdim ve en azından bir basketbolcu bir maçı nasıl seyretmesi gerektiğini öğrendim.

O günler ile ilgili küçük bir anı : Sene 1991 ve Galatasaray'ın Florya, Lise, Ortaköy ve Beyoğlu olmak üzere dört tane altyapı okulu var. Sene sonu bu okulların oyuncularından seçme takımlar arasında turnuva yapılacak. Florya takımına seçildim ve çok heyecanlıyım. Maç günü geldiğimde birisi şöyle bir şey söyledi : Beyoğlu takımında oyun kurucu bir çocuk var. 78'li ama inanılmaz oynuyor. Geleceğin yıldızı olacak diyorlarmış. Ben de ondan bir yaş büyük olmanın verdiği cesaretle ne kadar olabilir düşüncesi içindeyim. Derken maç başladı. Oyun kurucu olarak arkadaşı benim tutmam gerek ama o kadar hızlı ki göremiyordum onu. Her attığı giriyordu. Atmasa asist yapıyordu. Gözlerinden oyunu çok iyi okuduğu belliydi daha 13 yaşında.

Moralim çok bozulmuştu. Çünkü o gün hiçbir şey olduğumun farkına varmıştım. Daha sonraları okul ağır bastı ve sokaklarda basketbol oynamaya devam ettim. O ise her geçen gün adını daha fazla duyurdu. O Kerem TUNÇERİ'ydi.
İlk maçlara babam götürmüştü Spor Sergi'ye. Sanırım 88-89 yılları. 90'da şampiyonluğumuzu hatırlıyorum. Spor Sergi ayrı bir yazı konusu. Oranın girişi çıkışı, insan kitlesi, üst kat...

Dawkins ve Michael Scors zamanlarını çok az hatırlıyorum. Ama Larry Richard, Pete Williams çocukluğumun kahramanlarıydılar.

O yıllarda Basket dergisi vardı. Ahmet Kurt çıkarırdı. Sonra Fast Break çıktı. Odamın bir duvarı tamamen bu iki dergiden çıkan posterler ile kaplıydı. Cumartesi günleri NBA action ve pazar gündüz bir NBA maçı yayınlanırdı. Yine de işim gücüm oyuncu istatistiklerini takip etmekti. Efsane Lakers kadrosu : Magic Johnson, Byron Scott, James Worthy, Michael Cooper ve Karim Abdul Jabbar...

Patrick Ewing, Clyde Drexler, Larry Bird, Isiah Thomas ve tabi Michael Jordan...

95,96 yılları Fenerbahçe... Henry Turner, Dallas Comegys, Hakan Yörükoğlu, Ömer Büyükaycan, Levent Topsakal...

Abdi İpekçi vardı artık hayatımızda. Harlem gösterisi ile açılmıştı salon. Benim için o kadar iyi olmuştu ki. İki tren durağı tren mesafesindeydi artık maçlar.

Her Fenerbahçe maçına giderdim. Yerim belliydi. Takımın hemen arkasında en ön. Yağmur, çamur, kar demezdim. Kimse olmazsa yalnız giderdim. Bu kadar takip eden çok az insan vardı. Sima olarak tanırdım ama yanlarına gidip dertleşme cesareti bulamazdım kendimde.

Sonra Allah bana o takımla soyunma odasında sevinmeyi, o takıma bir şekilde hizmet etmeyi nasip etti. Efsane malzemeci Erkan abi beni ilk Fenerium'da çalışırken ilk gördüğünde 'sen o çocuksun seni tanıyorum' demişti...

Ve yine o yıllarda Efes Pilsen ve Aydın Örs fırtına esiyordu. Peter Noumoski, Ufuk Sarıca, Volkan Aydın, Larry Richard ve Tamer Oyguç. Biraz Taner biraz da Oktay oynardı bu takımda. Sekizinci adam yoktu. Her Avrupa maçına giderdim. Salon tıklım tıklım olurdu. Bu takıma daha sonra rahmetli Conrad Mc Rea ve Murat Evliyaoğlu dahil olmuş ve Koraç kupasını almışlardı.

Sonra 2001 Avrupa Şampiyonası. Final'de Sırplara yenilmiştik ama bu bile bizim için büyük başarıydı.

Artık Türk takımları ve milli takımın Avrupa'da sözü geçmeye başlamıştı. Elle tutulur bir başarımız yoktu ama hep yukarılarda dolaşıyorduk.

Ta ki bu şampiyonaya kadar. Hazırlık turnuvalarında pek umut vermiyor gözüküyordu. Ama geçtiğimiz senelerde o turnuvalardan çoğunu kazanmış, asıl turnuvanın sonlarında nefesimiz kesilmişti.

Şimdi finaldeyiz. Hem de Amerika'ya karşı...

Bu benim için rüya ötesi bir durum. Çocukluğumda tek başıma evde sünger topumla plastik potama basket atarken sürekli Türkiye Amerika'ya karşı oynama oyunu oynardım. Magic Johnson karşıma alırdım... Genelde kazanırdım bu maçları.

Dün akşam maç bittiğinde ağlıyordum. Çünkü çocukluğumun bir rüyası daha gerçek olmuştu(hep söylerim dünyanın en şanslı insanıyımdır). Binlerce şükürler olsun Allah'a...

Bu rüya benim için sonlanmıştır. Altını almayı tabii ki çok isterim. Hatta çok da uzak değil bana göre. Sırp maçından zor geçmeyeceğini tahmin ediyorum...

Bugünleri bize yaşatan herkese binlerce kere teşekkür. Başta oyunculara ve teknik heyete tabi...

Bu akşam da dualarım sizinle...

11 Eylül 2010 Cumartesi

Yarı Final Günü


Çok heyecanlıyım. Çok nadir bu duygular içinde olurum. Dakikaları sayıyorum. Çok şükür bileti olan 17.500 şanslı insandan birisiyim.

Eğer finale kalırsak ayrıntılı bir yazı yazmak istiyorum. Öncesinde bu rüyayı bize yaşatanlara şimdiden teşekkür ediyorum. Bu maçı oynamak bile büyük bir başarı. Ama buraya kadar getirdiğimiz bu işi güzel daha güzel sonlandırabiliriz.

Kasırga gibiyiz Kaan Kural'ın söylediği gibi. Bu saatten sonra karşımıza kimin çıktığı çok önemli değil. Ancak bu turnuvalarda sürekli yarı final, final oynayan bir ekolün genç temsilcileriyle oynuyoruz. Salonda kurulacak baskıya karşı bu genç rakibin tepkisinin nasıl olacağı maçın senaryosunu yazacak. Yunanlar ve Slovenler bu baskıyı kaldıramadılar. Sırplar'ın, Litvanya'lıların ve hatta genç Amerika takımının da bu baskıyı kaldırabileceğini zannetmiyorum. O yüzden kupayı almak hayal değil.

Tek korkum, maç başa baş giderse ya da takım geriye düşerse, takımın ve salondakilerin reaksiyonu ne olur? Çünkü turnuva boyunca (ilk maç stresinin olduğu Fildişi ve Yunanistan maçını geçmiş olmanın rahatlığıyla çıkılan Porto Riko maçları bence ölçü değil) hep uzak ara öndeydik.

Teodosic - Ömer Onan ikilisinin mücadelesini zevkle takip edeceğiz. Ömer inşallah bir kez daha bütün dünyaya gösterecek bir adamın basketbolda nasıl kilitleneceğini...

Bu ülke bu millet her şeyin en güzeline layık. İnşallah bu takım bize güzel bir duygu yaşatacak...

Dualarım onlarla...


10 Eylül 2010 Cuma

İyi Bayramlar...



Bir bayrama daha sağlık, sıhhat, huzur içinde, yakınlarımızla, sevdiklerimizle kavuştuk. Ne kadar şükretsek az...

Ramazan ayında 'bitmesine şu kadar gün kaldı' diyenlerden değilim. Yardımlaşmanın, hoşgörünün, sevginin, muhabbetin diğer zamanlara göre arttığı bir ayı yaşarken 'bu güzellikler bitmesin hep devam etsin' diyenlerdenim. O yüzden içimde biraz burukluk var. Onbir ay daha beklemekten başka çaremiz yok...

Meşhur sözdür, deliye her gün bayramdır. Onlar için fark etmez. Her gün aynı şekilde aynı mutlulukta olabilirler. Hiçbir şey umurlarında değildir onların. Ufacık bir şeyle çok mutlu olabilirler. Bazen akıllı olmak ne kadar da sıkıcı, diye düşündüğüm olur onların bu hallerini gördüğümde.

Biraz da tasavvuftan bir şeyler katalım... Bu sözün bir başka versiyonu vardır. Veliye (Allah aşığı) her gün bayramdır aynı zamanda. Onlar nefislerini, benliklerini eritirler, yok ederler, ortadan kaldırırlar. Onlarda kendileri namına bir şey kalmaz. O zaman her daim bayramdadırlar. Bakışları bayram, halleri bayram, kuru ekmek onlar için en lezzetli yemek, üzerlerindeki yırtık sökük hırka zümrütlerle, mücevherlerle, incilerle bezenmiş çok değerli kaftan, zindanlar, izbe köşeler, barakalar, kulübeler bayram yeri olur.

İyi bayramlar efendim...

6 Temmuz 2010 Salı

Dunning-Kruger Sendromu



Televizyon izlerken birilerine bakıp da "Ya bu adam bu sığlıkla nasıl buralara kadar gelebilmiş" diye düşündüğünüz oldumu hiç?
Ya da işyerinizde sizinle aynı ya da daha üst aşamada bir görevde olan bazıları, sizde büyük bir şaşkınlık uyandırdı mı?; onlara bakıp "Bu cahillik, kendini bilmezlik nasıl fark edilmez?" diye iç geçirdiniz mi?
Justin Kruger ve David Dunning adlı iki ABD'li bu hissi çok yaşamış olacak ki, iki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya attı:
"Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır."
Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:
Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimin-dedir.
· Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerini n farkına varmaya başlarlar.
Bitmedi...
Cornell Üniversitesi' ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi...
Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin "kendilerine güvenleri" müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmalarıhalinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı.
Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayan-lar ise "en alçakgönüllü" deneklerdi; soruların yüzde 70' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.
Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı:
"İşinde çok iyi olduğuna" yürekten inanan 'yetersiz' kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!
Ancak bu 'cahillik ve haddini bilmeme' karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.
'Eksiler' kariyer açısından 'artıya' dönüşür.
Sonuçta, 'kifayetsiz muhterisler' her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler.. .
Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında 'fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da 'ihtiras eksikliği' ile suçlanırlar... "
Bertrand Russel'in bir sözüyle bitirelim :
"Dünyanın sorunu,
akıllılar hep kuşku içindeyken
aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır."