Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2011 Pazar

Pazar Notları


Nisan'ın son haftasına girmemize rağmen bir türlü baharın gelişine şahit olamadık. Gerçi İstanbul’umuzda bahar pek yaşanmaz, direk yaza geçilir ancak şımarık gönüllerimiz de ağaçların yeşermesini, çiçeklerin açmasını bekler oldu….

Otuzuncu İstanbul Film Festivali de bitti. 231 filmden dokuzuna gidebildim şu yoğun iş temposunda. Seçerek gittiğim bu filmlerden beni en çok etkileyen Ishuguro’nun romanından uyarlama Beni Asla Bırakma ( Never Let Me Go) filmi. İnşallah vizyona girer ve bu fantastik dramı seyretmeyenlere imkan doğar. NTV Belgesel kuşağından ‘Binanız Kaç Kilo Bay Foster?’ ise yaşayan efsane Mimar Norman Foster’in etkileyici yaşam öyküsünü içeren muhteşem bir belgesel. Aman kaçırmayın, hayata dair çok güzel dersler var…

Kahraman Bakkal Süper Market’e karşı oyununda bir bakkal daha Süper Market’e mağlup oldu. Yılların İstiklal Kitabevi teslim bayrağını çekti. Yerine D&R (Diyenar diye okunuyor. Doğan’ın disi, Raks’ın arı) gelecekmiş. Kitabevi son güzelliğini yaptı ve kapanmasına üç gün kala CD, DVD’lerde %50 indirim yaptı. Arşivlerimiz bayram etti…

Kapitalist dünyanın Türkiye’ye önemli yansımalarından AVM’lere (alış ve veriş merkezleri) kendi çapımda savaş açtım. Mecbur kalmadıkça (evet bazen mecbur kalıyorum) cadde mağazalarından alış-veriş yapıyorum, cadde üstü sinemalara ya da restoranlara gidiyorum. Ateşi söndürmeye çalışan karınca misali, en azından yolunda ölürüm…

Mayıs ayı her zaman heyecanları en çok yaşadığım aydır. Çünkü her branşta şampiyonlar belli olur. Bu sezon Fenerbahçe’nin kupaları süpürme ihtimali çok yüksek. Efsane bir sene olabilir. Kadın Basketbol Takımı şampiyon olarak ilk adımı attı. Erkek Voleybol şampiyonluğa çok yakın. Bayan Voleybol takımı en büyük favori. Erkek basketbol ve futbol takımları da bir şanssızlık yaşamazlarsa şampiyon olacaklar ve bence her iki takım da bunu fazlasıyla hak ediyorlar.

Bir de seçim var önümüzdeki günlerde. Tam bir komedi bu demokrasicilik oyunu. Seçim barajının olduğu, dar bölge seçim sistemin olmadığı, parti başkanın sunduğu adayı seçmem gerektiği bir seçim sisteminde kimse demokrasiden bahsetmesin.

Küçük bir tasavvuf dersiyle bitirelim bu yazıyı da. Sultan Gazneli Mahmud ile Ayaz arasında geçen bir hikaye :

Ayaz, Sultan’a çok bağlıymış. Sultan da onu öz oğlu gibi severmiş. Bir gün ikisi oturmuş öğle yemeği yerken, Sultan bir dilim salatalık kesip Ayaz’a ikram etmiş. Ayaz da afiyetle yemiş. Bir müddet sonra Ayaz’a bir dilim daha kesip ikram etmiş ve Ayaz’ın iştahını görünce dayanamamış kendine de bir dilim kesmiş. Fakat Sultan’ın kestiği dilimi ağzına atmasıyla tükürmesi bir olmuş. Çok acı, tatsız, berbat bir salatalıkmış!

Sultan, Ayaz’a sinirlenerek bağırmış ve iştahla yiyerek kendisini kandırdığını söyleyince, Ayaz, ‘Aman Sultanım; elinden bunca lezzetli lokma yemişim, zevk-u sefa görmüşüm; bir lokma acı salatalığa yüz buruşturur muyum? Hem senden gelen her şey bana lezzetlidir.’ demiş.

Ayaz’ın Sultan’a duyduğu aşk-ı muhabbet ve minnettarlığı biz de Allah’a karşı duyabilirsek ne ala….

14 Kasım 2010 Pazar

Pazar Notları


Etrafımı seyrediyorum. Bazıları, geçici tatminler peşinde koşup, onları yakaladıktan sonra sıkılıp yeni geçici tatminler peşinde koşmaya başlıyor. Sonuç olarak da ne yaparsa yapsın hiçbir şeyi beğenmez bir hal içine düşüyor... Peki hayat bu mu? Bu peşinde koştuklarımıza ulaşanlar mutluluğu, huzuru yakalamışlar mı?

Batının akil ya da bu dediklerimden artık tatmin olamayan insanları, artık pes etmiş, yeni arayışlar peşinde. Yeni tatmin unsurları arıyor onu mutluluğa ve huzura erdirecek. Bunun için doğuya gidiyor. Doğudaki mistisizmde arıyor hayatının anlamını.

Doğu ise batı gibi olma derdinde. Mutluluğun eşyada olduğunu, anlatanlara kanıyor. İçi boş ama dışı son derece süslü o parıltılı dünyaya. Kanmamak da kolay değil hani. Çok süratli ışıl ışıl arabalar, lüks evler, bitmek tükenmek bilmeyen teknolojik ürünler vs. Bunları görüp tatmadan elinin tersiyle itmek de her kişinin yapacağı bir iş değil...

İşte bu minvalde İstanbul bize çok karışık bir hayat sunuyor. Coğrafi ve siyasi açıdan doğu ile batı arasında bir köprü olduğunu, ilkokuldan beri bildiğimiz bu şehir bize bu anlattığım durum ile ilgili iki kapıyı da açan bence dünyadaki tek şehir. Son on yılda yapmış olduğu atılımla batının, yüzyıllardır sahip olduğu kültürel ve manevi mirasla doğunun, nimetlerinin bu kadar iç içe ve bu kadar yoğun hissedildiği başka bir şehri dünyada gösteremezsiniz.

Evet... İstanbul'da yaşayanlar... Çok şanslıyız... Şehir bize iki dünyayı da sunuyor. Bu iki dünyadan da istifade eden var, sadece birinden istifade edip diğerini yok sayan da. İnsanlar arayış içinde dünya üzerinde dolaşırlarken biz bu dolaşımı şehrin içinde yapabilecek durumdayız. Bir büyüğümün dediği gibi : Görene, köre ne...


26 Eylül 2010 Pazar

Yeniden Pazar Notları


Sonbahar ve İstanbul... En sevdiğim mevsim ve en sevdiğim şehir. Belki sonbaharı sevdiğim için yaşadığım şehri seviyorum. Belki de aşık olduğum şehrin en güzel hali sonbahar olduğu için bu mevsimi seviyorum. Her yıl Eylül sonu geldiğinde ve bu pazar günü gibi hava kapalı olduğunda, bir sonbaharı daha İstanbul'da yaşadığım için şükrederim... Boğaz, parklar, tarihi yarımada tam gezilesi zamanlar... Bir sonbahar günü, Türk kahvesi eşliğinde boğazı seyredin. Bakın nerelere dalıyorsunuz...

Türkiye kabuk değiştiriyor. Yeni bir sürece giriyor. Kimisi diyor yandık, bittik ülke elden gidiyor, kimi de Türkiye dünya lideri ülke olma yolunda ilerliyor. Herhangi bir olgu hakkında bu kadar taban tabana zıt tespit hatırlamıyorum. Ya bir taraf fazla karamsar, ya da diğer taraf fazla hayalci. Oysa bu işin bilimsel ölçümleri muhakkak var. Son 15-20 yılın gsmh değerleri, tüketilen çimento, alınan konut ve taşıt sayısı, tüketilen diş macunu, hijyen ürünleri ve satılan kitap sayıları gibi verilerden bir sonuç çıkarılıp gelecek hakkında fikir yürütebiliriz. Hepimizin isteği refah seviyesi yüksek bir ülkeye sahip olmak. Gerçeği bize gösterecek tek şey zaman.

Bu yaz birçok etkinliğe katılma fırsatı buldum. Konserler, sergiler, festivaller, spor müsabakaları. Unutamayacağım iki aktivite vardı bunların içinde. Biri dünya basketbol şampiyonası Türkiye-Sırbistan yarı final maçı. Diğeri U2 konseri. U2'nun İstanbul'a gelişi, siyasi mesajları ve konserde yaşanan çirkin olaylar reyting uğruna insanların önüne sunuldu. Oysa müziğini bir kenara koyun, olağan üstü bir görsel şov seyrettik o gece. Sahneyi seyretmekten müziğe konsantre olamadım. Bu müzik türünden hoşlanmayanların bile sıkılmadan vakit geçirebilecekleri, büyüleyici bir geceydi. Maç mı? En sevdiğim heyecanlardan birini yine yukarılarda yaşadım. Sokakta top oynayan çocukların güzel ve çekişmeli maçını seyrederken de heyecan duyarsınız. Düşünün böyle bir maçı ama kazanan dünya kupası finali oynayacak. Yürek zor dayandı.

Ortaköy'de üç ay önce açılan bir dondurmacı var. Ciao... Tam cadde üzerindeki Kilise'nin sırasında küçücük bir dükkan. Dondurması muhakkak denenmeli. Bir daha başka yerde dondurma yemek istemeyeceksiniz.

Hayatımda ilk defa, müzik albüm satan bir mağazada 'bu çalan kimdir' deyip albüm aldım. Bossa Hit Lounge. Hit parçaların Bossa versiyonlarını yapmışlar. Rihanna-Umbrella, Coldplay-Viva la vida, James Blunt-You're beatiful bu şarkılardan bazıları. Favorim Maroon5-Sunday Morning.

Bir abim geçtiğimiz gün kız babası olacağının haberini verdi. Sevincini onunla paylaşırken ne kadar çok kız çocuğu olan ve olacak olan var dedim. Bir arkadaşının stresli adamların kızı olduğunu söylediğini söyledi. Bilimsel olarak ne kadar doğru bilmiyorum ama şöyle bir etrafıma baktığımda sanki doğru gibi...

Güzel bir şiirle bitirelim eskisi gibi...

Altı derlerse de şartı imanın
Hemen inanmayın, hemen kanmayın!
Sakın sözlerimi inkar sanmayın,
Hak ile muhabbet ondan öncedir

Kul hakkı eğer olursa masal,
Neylesin ona saç neylesin sakal?
Ahlaksız ibadet, delik bir çuval,
Cömertlik, merhamet, ondan öncedir

10 Eylül 2010 Cuma

İyi Bayramlar...



Bir bayrama daha sağlık, sıhhat, huzur içinde, yakınlarımızla, sevdiklerimizle kavuştuk. Ne kadar şükretsek az...

Ramazan ayında 'bitmesine şu kadar gün kaldı' diyenlerden değilim. Yardımlaşmanın, hoşgörünün, sevginin, muhabbetin diğer zamanlara göre arttığı bir ayı yaşarken 'bu güzellikler bitmesin hep devam etsin' diyenlerdenim. O yüzden içimde biraz burukluk var. Onbir ay daha beklemekten başka çaremiz yok...

Meşhur sözdür, deliye her gün bayramdır. Onlar için fark etmez. Her gün aynı şekilde aynı mutlulukta olabilirler. Hiçbir şey umurlarında değildir onların. Ufacık bir şeyle çok mutlu olabilirler. Bazen akıllı olmak ne kadar da sıkıcı, diye düşündüğüm olur onların bu hallerini gördüğümde.

Biraz da tasavvuftan bir şeyler katalım... Bu sözün bir başka versiyonu vardır. Veliye (Allah aşığı) her gün bayramdır aynı zamanda. Onlar nefislerini, benliklerini eritirler, yok ederler, ortadan kaldırırlar. Onlarda kendileri namına bir şey kalmaz. O zaman her daim bayramdadırlar. Bakışları bayram, halleri bayram, kuru ekmek onlar için en lezzetli yemek, üzerlerindeki yırtık sökük hırka zümrütlerle, mücevherlerle, incilerle bezenmiş çok değerli kaftan, zindanlar, izbe köşeler, barakalar, kulübeler bayram yeri olur.

İyi bayramlar efendim...

6 Temmuz 2010 Salı

Dunning-Kruger Sendromu



Televizyon izlerken birilerine bakıp da "Ya bu adam bu sığlıkla nasıl buralara kadar gelebilmiş" diye düşündüğünüz oldumu hiç?
Ya da işyerinizde sizinle aynı ya da daha üst aşamada bir görevde olan bazıları, sizde büyük bir şaşkınlık uyandırdı mı?; onlara bakıp "Bu cahillik, kendini bilmezlik nasıl fark edilmez?" diye iç geçirdiniz mi?
Justin Kruger ve David Dunning adlı iki ABD'li bu hissi çok yaşamış olacak ki, iki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya attı:
"Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır."
Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:
Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimin-dedir.
· Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerini n farkına varmaya başlarlar.
Bitmedi...
Cornell Üniversitesi' ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi...
Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin "kendilerine güvenleri" müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmalarıhalinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı.
Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayan-lar ise "en alçakgönüllü" deneklerdi; soruların yüzde 70' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.
Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı:
"İşinde çok iyi olduğuna" yürekten inanan 'yetersiz' kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!
Ancak bu 'cahillik ve haddini bilmeme' karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.
'Eksiler' kariyer açısından 'artıya' dönüşür.
Sonuçta, 'kifayetsiz muhterisler' her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler.. .
Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında 'fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da 'ihtiras eksikliği' ile suçlanırlar... "
Bertrand Russel'in bir sözüyle bitirelim :
"Dünyanın sorunu,
akıllılar hep kuşku içindeyken
aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır."

17 Haziran 2010 Perşembe

Regaip Kandili


Evet bu akşam Regaip Kandili de… Nedir bu Regaip? Nedir bu kandil?

Regaip, elde edilmesi arzu edilen değerler demektir. Allah, bu gecede, kullarına bol bol rahmette bulunduğu için bu adı almıştır.

Regaip gecesinin içinde bulunduğu Recep ayı, halk dilinde "üçaylar" olarak anılan rahmeti, bereketi ve mağfireti bol olan manevi bir ticaret mevsimine girişin habercisidir.

Bu gecede öncelikle yapılması gereken, nefis muhasebesidir. Yani iç gözlemdir. Madde ve mana arasındaki dengenin, madde lehine bozulduğu; insanlar ve toplumlar arası ihtilafların bütün dünyayı olumsuz yönde etkilediği; akl-ı selim yerine silahların konuştuğu bir zamanda insanın ruhunu derin kırılmalardan ve acılardan koruyabilmek için, nefis muhasebesine her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. Nefis muhasebesi, varlığımızın özünde var olan ve kimliğimizin temelini teşkil eden ahlaki değerlerimizi kaybetme tehlikesinden bizi uzak tutacak, en emin yoldur. Dinin bize ısrarla tavsiye ve telkin ettiği bu yol, ihmal veya terk edilirse, insanın varlığı değersizleşir. Bunun toplumsal tezahürü de, arsızlık, ahlaksızlık, haksızlık, hırsızlık, yolsuzluk, kin ve intikam duygularının yaygınlaşması; merhametsizlik ve sevgisizlik biçiminde ortaya çıkar. Nefsiyle muhasebesini hakkıyla yapanlar ve iç dünyasına yönelenlerde görülen ilk değişim, bütün kötülükleri reddetmek ve Allah’a sığınmaktır.

İşte Regaib Gecesi, sözü edilen nefis muhasebesinin yapılması bakımından bulunmaz bir fırsat. Ne yapıyorum? Nereye gidiyorum? Ne olacak bu ömrün sonunda?

İyi kandiller efendim...

9 Mayıs 2010 Pazar

Pazar Notları


Anneler günüymüş bugün... Benim için bir anlam ifade ediyor mu? Elbette hayır. Çok şükür her gün annemin varlığının ve değerinin farkındayım. Çok şükür hala yanımda ve çok şükür o da bugünün anlamsız olduğunu düşünüyor. Anne sevgisinin bile nasıl paraya döndürülebileceğinin hesabını yapan bir düzende yaşıyoruz. Bütün hafta boyunca kampanyalarının nasıl daha fazla duyurulabileceğinin yarışı içinde olan markaları gördük. Bu düzenin sonunun iyi olmadığı aşikar. Sakın bana modernlikten çağdaşlıktan bahsetmeyin. Eğer modernlik ve çağdaşlık bu ise geri kafalı ve yobaz olmayı tercih ediyorum.

Çözemediğim bir konu var. Kadınlar ve ayakkabı... Nedir bu tutku? Neden etek, pantolon değil de ayakkabı? Her kadın kendi bütçesine göre uygun yerleri buluyor, alışverişini yapıyor. Ünlülerin özel ayakkabı odaları olduğunu okuyoruz. Giysiyi tamamlayıcı bir aksesuar olduğunu kabul ediyorum ancak acaba detaylara takılmıyor musunuz? Kıyafet daha önemli değil mi? 150 yıllık moda tarihinde bir pazarlama taktiği olarak kullanılıyor ayakkabılar ve tabi bir de çantalar... Ve sevgili bayanlar... Siz de bunu yiyorsunuz kusura bakmayın...

Sporseverler için mayıs ayı demek heyecan demek, stres demek, mutluluk demek, hüzün demektir. Şampiyonlar bu ay belli olur. Bütün turnuvaların finalleri bu ay oynanır. Tadından yenmez. Bayan basketbol takımı final serisinde 2-0 önde, erkekler %90 finalde Efes'le oynayacaklar. Futboldaki durum malum. Yürek son hafta dayanabilecek mi bakalım.

Dersimiz yine Tolstoy. Yaşama sebebimiz (bana göre) aşk hakkındaki tanımı şöyle sevgili düşünürümüzün : Aşk 'nefsini feda etme' şeklinde olduğu zaman gerçektir. Evet, aşk demek, parayı, kuvveti, bedeni sevilen şey için adamak demektir. Ve kainatın ayakta durması da ancak bu aşkın ayakta durmasıyla mümkündür. Hayatın ta kendisidir. Hem de kederden, yokluktan kurtulunmuş ve güzelliklerle dolu sonsuz bir hayattır. Muhakeme ile keşfedilen veya bir faliyet neticesinde olan birşey değildir. Bu bizzat bizi her taraftan kuşatan ve biz bu hali en küçük yaşımızdan başlayarak bilimin telkinleriyle vicdanımız yanıltılıncaya dek süregiden zaman zarfında kendimizde hissederiz.

Yemek konusunda mekan merakımı bilenler bilir. Burada temel gözettiğimiz husus lezzet ve ortamın samimiyeti. Ambiyans, sunum, hijyen gibi faktörler benim için sonra sıradalar. Food and Travel'de bu ay Mehmet Gürs ile yapılmış bir röportaj var. Kendisi ile İstanbul'da lezzet mekanları hakkında sohbet yapılmış. Sohbet için buluşma mekanı Hocapaşa seçilmiş. Bilmeyenler için anlatalım. Hocapaşa denen mevki Sirkeci ile Cağaloğlu arasındadır. Hocapaşa Cami'nin önünde durun ve etrafı seyredin. Birbirinden güzel esnaf lokantalarının kokuları sizi mest edecektir. Namlı köfteci, eski kasap dönercisi, hocapaşa pidecisi ilk aklıma gelen lokantalar. Mutlaka gidilmeli...

Hz. Mevlana ile bitirelim :

Ey saki daha önce verdiğin şaraptan...
Bir iki kadeh daha ver de neşemizi arttır.
Ya onun tadına baktırmayacaktın
Ya da küpün ağzını açtığına göre körkütük
sarhoş etmelisin.



25 Nisan 2010 Pazar

Pazar Notları


Baharın getirdiği enerji ve tatile gidenlerin şehri boşaltmasıyla trafiksiz muhteşem bir İstanbul yaşıyoruz üç gündür. Aman bitmesin... Yoğun iş mi? İş ne zaman bitti ki? Dertleri yazdığımız defterin hiç bütün maddelerini çizip artık bir şey kalmadı dediğiniz oldu mu? O yüzden güneşin baharın keyfini çıkarın... Binbir çeşit lalelere bakıp gülümsememek mümkün mü?

Ne olacak bu Ermeni meselesi? Kaç yıl daha bizimle beraber yaşayacak? Birçok Ermeni arkadaşımla bu işleri samimi bir şekilde konuştum. Onlar da rahatsız. Biz de kestik siz de kestiniz diyorlar ki bence haklılar. Diasporanın birlik olabildiği tek konu bu olduğu için bu kadar üstüne gidiyorlar. Bu mesele biterse diasporanın birlik olabileceği başka bir mevzu olabilecek mi acaba? Samimi bir şekilde tartışacak bir şey kalmadı bence. Masaya 'soykırım yaptınız' diyerek oturulmaz. İlk başlarda daha ılımlıydım ama zaman geçtikçe karşı tarafın pek de iyi niyetli olmadığını görüyorum...

Şu klişeyi hepimiz biliyoruz : Kadınlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanırlar. Peki ya tersi mümkün değil mi? Bir erkek olarak beni güldüren kadınlardan hoşlanıyorum. Neden bu işi cinsiyete indirgiyoruz. İnsan kendini güldüren insanlardan hoşlanır desek olmaz mı?

Karikatür severim. Geçtiğimiz yıllarda sürekli takip ettiğim dergiler de oldu. Yiğit Özgür karikatüristler arasında en sevdiğim çizer diyebilirim. Umut Sarıkaya da kendisini zorlar. Üslupları farklı... Yeni kitabı yayımlandı. Gecenin bir vakti okurken yataktan düşme durumlarına düşebilirsiniz. Ülkece tam hakkını veremediğimiz bir adam olarak görüyorum kendisini...

Kokoreçi seven çok seviyor, sevmeyen yanına bile yaklaşamıyor. Sade kokorecin tadı birşeye benzemiyor. Biraz domates, biber, kekik, kırmızı biber katınca tadından yenmez oluyor. Bu anlaşılmaz yiyeceği denemek istiyorsanız Üsküdar'a gitmelisiniz. Şehirler arası otobüs servislerinin kalktığı yerde Güneş Kokoreç bu işin ustasıdır. Yirmidört saat açık olan mekanda midye ve sucuk da var. Diğer kokoreçler farkı mı nedir? Gidin yiyin sonra konuşalım...

Mehmet Akif Ersoy ile bitirelim :

Geçmişten adam hisse kaparmış...

Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
"Tarih"i "tekerrür" diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

18 Nisan 2010 Pazar

Pazar Notları


Bugün derby günü. Hem de evde oynayacağız. Nisan sonu ve mayıs ayı bizim gibi iflah olmaz futbol severlerin bayram günleridir. Son haftaların getirdiği heyecan derby ile birleşince kalpler biraz daha fazla atmaya başlar. Gönül kazanmak ister…

Voleybol erkekler şampiyon. Bayanlar bir sürpriz olmazsa şampiyon olurlar. Bayan basketbolcular da öyle. Erkek basketbol en az final oynar. Futbolda her şey olabilir. Bakarsınız iki kupada gelmiş. Sıkıntılı ve zevksiz geçen bir sezonun ardından bunların hepsi gerçekleşir mi? Neden olmasın?

Aceto’nun sayfasında gördüm. Jose Mourinho : ‘I am still the special one, for sure. You want to try and succeed in your job like I have done in mine inside three years? You have no chance.’ Evet çok ukalaca. Ama bu adama da ukalalık yakışıyor sanki…

Tolstoy… Yazılarını okudukça ona olan hayranlığım her geçen gün artmakta. Geç keşfetmenin üzüntüsünü, zararın neresinden dönersen kardır sözü sayesinde unutuyorum. İşte hayat üzerine düşüncelerinden bir alıntı :

Herkes kendi menfaati için yaşar. Kendi menfaatini istememek, yaşamamak demektir. Hissettiği hayat, yalnızca kendi şahsi hayatıdır. Gerçek hayat sahibi olarak sadece kendisini görür. Çevresindeki diğer varlıkları ise sözde hayat sahibi şeklinde tasavvur eder.

Diğer varlıklar için bir kötülük arzu etmemesi, onların elem ve ıstıraplarını görerek muzdarip olmamak içindir. Başkaları için bir iyilik istemesi de yine onların şahısları için olmayıp başkalarının mutluluğundan kendisine fayda payı çıkarabilmek içindir.

Gerçekçi olmak gerekirse haklı değil mi Tolstoy? İtiraf edelim…

İstanbul Film festivali… Geçen sene iki filme gitmiştim. Bu sene iki elin parmaklarını geçtim. Festivalin izleyicisi de, ortamı da, koşuşturması da farklı… İKSV’ye teşekkürler. Gittiğim filmler arasında bir değerlendirme yaparsak :

En iyi : Aşkın Son Mevsimi ( muhteşem Helen Mirren performası)

En Kötü : 36 Dağ Manzarası (ilk onbeş dakika ne olduğunu anlamayınca uyunulan film)

En iyi senaryo: Büyük Hata ( Atom Egoyan’ın son filmi Hitchcock filmleri tadında)

En anlaşılmaz : Suç Unsuru (Lars von Trier’in ilk filmi. Benden uzak olsun.)

Konak pastanesi… Galata Kulesi’nin giriş kapısını gören sokaktan aşağıya doğru yürüyün. Elli metre ileride solda Konak Pastane’sini göreceksiniz. İçeriyi girin, asansöre binin ve terasa çıkın. Olağanüstü İstanbul manzarası, güzel yemekler ve olağanüstü tatlılar sizi bekliyor. Eğer İstanbul’a ilk defa gelen bir misafiriniz varsa onu İstiklal caddesinden Tünel’e oradan Galata’ya, oradan da bu pastaneye getirin. Burada yenilecek tatlıyla beraber içilen yorgunluk kahvesi sayesinde İstanbul’a aşık olacaktır…

Neyzen Tevfik ile bitirelim :

Ne ararsın ALLAH ile aramda..

Sen kimsin ki orucumu sorarsın.?

Hakikaten gözün yoksa haramda…

Başı açığa niye türban sorarsın.?

4 Nisan 2010 Pazar

Pazar Notları


Hamursuz bayramı bitmeden bu sefer de Hristiyanların Paskalya'sı başladı. Sultanahmet, Beyazıt, Eminönü, Balat, Fener, Taksim, Beyoğlu cıvıl cıvıl turistlerle dolu İstanbul'da. Dünyanın dört bir yanından gelen (daha çok Yunan, İspanyol, İtalyan)Hristiyanlar kutsal mekanları ziyaret ediyorlar. Hepsinin bayramı kutlu olsun. Ne güzel renk şehrimiz için. Dünya başkenti diye boşuna demiyoruz...

Birkaç senedir moda olan kafelerde bin bir çeşit kahveler satılıyor. Hepsinin tadı ayrı bir güzel ama bizim Türk Kahvesi gibisi var mı yoksa alışkanlıklarımız mı bizi bu düşünceye sevk ediyor? Her yemekten sonra arar oldum...

İstanbul Film Festivali başladı. 18 Nisan'a kadar sürecek festival filmleri için geç kalınmadı. Çok güzel filmler var. Bir kaç tavsiye : Bay Hiçkimse, Greenberg, Yepyeni Bir Hayat, Orjinal Altyazılı...

Fenerbahçe... Futbolda yaşadıklarımız yetmiyormuş gibi bize bir Voleybol Bayan maçında bile şu heyecanı yaşattıysa kabul edelim anormallik bizde. Kızlarla ne kadar gurur duysak az. Bugün final maçı var. Kaybetseler de (ki inşallah kupayı alırlar) bu büyük başarıyı bize yaşattıkları için teşekkür ederiz. Doğru ekip, doğru yatırım, doğru yönetimle birleşince başarı kendiliğinden geliyor. Bu üçlemeyi basketbol ve futbolda da göreceğimiz günler olur inşallah...

Artık bahar geldi. Kazakları, montları kaldırmanın zamanı da. Lale festivali başladı. Her yer cıvıl cıvıl... Sabahları kalkarken hissedilen isteksizlik ve yorgunluğu baharın gelişine verelim. Kapalı ve hafif rüzgarlı havalar tercihimizdir ancak çok soğuk ve çok sıcaklara tercih ettiğimiz şu günlerde çocukların gözlerindeki ışıltıyı görmek bile yetiyor.

2011 şampiyonlar ligi finalinin yeri açıklandı : Wembley! Daha Madrid'e gitmeden düşünmek bile erken ama bu büyüleyici şehir ve stadda final maçı nasıl olur? Hayal etmeden nasıl duralım?

Euronews haberleri... Eğer dünya ve Türkiye gündemini tarafsız bir şekilde takip etmek istiyorsanız, bir süredir Türkçe yayın yapan bu kanalı takip edin...

Bir cuma gecesi saat 1. Taksim Kitchenette. Bir masada Hilmi Yavuz diğer masada Ara Güler. Hilmi Yavuz'un karşısında yirmili yaşlarda bir bayan. İstemeden kulağımız gidiyor konuşmalara. Kızın ağzından küfürlü sözler çıkarken Hilmi Bey'in tepkisi sıfır. Ne oluyor ne bitiyor bilmiyorum ama şaşkınım...

Şu dünyanın özü aşktır (bana göre). Kimisi paraya, kimisi eşyaya, kimisi bir insana, kimisi bir kulübe, kimisi yaptığı işe aşıktır. Bir de Allah aşıkları vardır. Hz. Mevlana bu aşıkların hocasıdır diyelim en basit tabirle. Bir tanım yapmış. Yukarıdaki her çeşit aşka uygun :

Aşıklık gönül iniltisinden belli olur. Hiçbir hastalık gönül hastalığı gibi değildir. Aşkı şerh etmek ve anlatmak için ne söylersem söyleyeyim, asıl aşka gelince o sözlerden mahcup olurum. Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır fakat dile düşmeyen aşk daha aydındır. Çünkü kalem, yazmada ve koşup durmaktadır ama aşk bahsine gelince; çatlar aciz kalır. Aşkın şerhinde akıl, çamura saplanmış eşek gibi yatar kalır.




22 Mart 2010 Pazartesi

Adab-ı Muaşeret Kuralları


Bilmeyenler, unutanlar, insanlara hatırlatmak isteyenler için. Bazı adab-ı muaşeret kurallarını aşağıya yazıyorum. Eksik varsa lütfen ekleyin :
  • Hoşgörülü ve iyimser olmak
  • Eleştiriyi yerinde ve zamanında yapmak
  • Olgun bir kişiliğe sahip olmak, olgun davranmak (yaşına uygun olgunlukta olmak)
  • Giyime önem vermek, Giysinin mevki yer ve zamana uygun olmasına özen göstermek
  • Başkalarını rahatsız edici davranışlardan sakınmak
  • Ziyaretin kısa ve zamanlı olmasına özen göstermek
  • Oturuş ve kalkışlarda hareketlere özen göstermek
  • Gerektiğinde özür dilemesini bilmek
  • Özel konuşma yapanların yanına gitmemek
  • Verilen sözü tutmak
  • Uygun olmayan el ve sözlü şakalardan kaçınmak

14 Mart 2010 Pazar

Pazar Notları


Bilen bilir... Telefon modasını takip edenlere, telefonla gösteriş yapanlara, telefon modelini kişinin statüsünün göstergesi olduğunu düşünenlere, en hafif tabirle şaşkınlıkla bakarım. Biraz bu kişilere inat biraz sadakat yüzünden altı yıldır aynı telefonu kullanıyordum. Şimdi o benden ayrılmak istiyor. Halbuki ne istiyorsa yaptım. Arkadaşlarımın tüm şakalarına rağmen onu savundum. Ona geçtiğimiz hafta, son bir şans verdim ancak daha fazla yapacak bir şeyim yok. Yollarımız burada ayrılıyor...

İlber Hoca'nın her ay Tarık Zafer Tunaya'daki tarih dersleri... Tavsiye edilir. Samimi bir ortam, her kesimden her yaştan sırf ilim öğrenmek için gelmiş dinleyiciler ve yaşayan efsane hoca... Bir saatte size konu hakkındaki bilgiyi zipleyip veriyor... Allah uzun ömürler versin kendisine...

Bir arkadaşımdan öğrendim. İnsan beynindeki uyku ile ilgili bölümünün "4 saat kapasiteli" şeylerden oluştuğu, bu nedenle 4-8- 12 gibi 4ün katları kadar saat uyumanın, insanı dinlendirdiği, ara saatlerin dinlenmeden uyanmalara neden olduğu söyleniyormuş. Kendi adıma ilk denemeler başarılı... Eğer becerebilirsem devrim olacak hayatımda... Sonuçlar daha sonra bildirilecektir.

Sevdiğim bir arkadaşımın annesini kaybettik. Cenazesini Şakirin Camii'nden kaldırdık. Yurt dışında ilk iş olarak şehir meydanındaki kiliseye giden zevat... Modern mimari ile ibadethanenin birleştiği bu mekanı din ile alakanız olmasa da gidin görün. Alakası olanlar da görsün de estetiğin ibadette konsantrasyonu nasıl etkiliyormuş bir baksınlar. Gerçi bu selatin camilerde fazlasıyla hissedilir ancak son zamanlarda yapılan camilerde bu duyguyu yakalamak zor. Köylü mimarlarımız ve zenginlerimiz sağ olsunlar ne diyelim. Günümüzün önemli iç mimarlarından Zeynep Fadıllıoğlu'na ve camii yaptıran Şakir ailesine şükranlarımızı sunarız...

İstanbul Film festivali programı açıklandı. İki yüzden fazla film var yine... Bu sene antidepresan adı altında yeni bir bölüm açmışlar. Komedi filmler içeriyor... Merakla bekliyoruz... Kitapçık alıp program yapma zamanı...

İncelemeye aldığımız yeni filozof Henry Bergson... İleride ayrıntılı bir yazıyla anlatmaya çalışacağım geç tanıdığım bu büyük dahiyi...

Bir arkadaşımın yüzüme vurmasıyla kendime geldim ve Türk şiirini ne kadar az tanıdığımın farkına vardım. Necip Fazıl ile bitirelim :

TAM OTUZ YIL

Tam otuz yıldır saatim işlemiş ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum..


Bu arada.... Hoşgeldin melek.... Sefalar getirdin...

24 Ocak 2010 Pazar

Pazar Notları

Gelecek, geliyor, Sibirya soğukları geliyor derken sonunda geldi. Evet soğuk tamam da abartmaya pek meraklı medyamızın şu panik yaratma sevdasına kim dur diyecek? Ukalalık gibi olmasın ama Moskova'da, Prag'da, Edinburgh'da bu soğuğun on kat soğuğunu gördüm. Zaruri olmadıktan sonra dışarı çıkma lüksümüz ortadan kalkıyor o kadar... Herşeyi zamanında yaşayalım... Kışın kışı yazın yazı...

Afyonumuz futbolsuz ellerimiz titriyordu. Lig başladı da kendimize geldik. Bu oyun soğuk havada güzel derim hep... İdeal zaman; serin hatta biraz soğuk bir havada (bere ve atkı takılmalı) cumartesi 14-15 civarıdır. Cuma akşamı oynanan maçın, az seyirciye rağmen sahadakilerin birbirleriyle ve zeminle mücadelesi, bizim takımın galibiyeti ile sonuçlanarak futboldan aldığımız zevki daha da arttırdı. Neyin ne zaman nasıl olacağı belli olmayan sürprizi bol bu oyun bize son onbeş dakikasında umut, sevinç, şaşkınlık, panik, intikam, zafer duygularını yaşattı. On beş dakikada bu kadar duyguyu bir arada yaşatan başka bir aktivite varsa beri gelsin... Futbolu sevenleri anlamayanlar lütfen bu pencereden bakın. Bu zehrin panzehirini biliyorsanız söyleyin de biz de kurtulalım bu eziyetten. Çünkü sefadan çok cefası bol...

Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'umuz kara büründü. Dün çoğu yerde sabah saatlerinde elektrik ve doğalgaz yoktu. Ana arterleri tuzlyan belediye affedilmez bir hata yaparak metrobüs yolunu tuzlamamış ve ototbüsler yolda kalmış. İstanbul'um bunları hak etmiyor. Kültür başkenti değil bana göre (Napolyon'a göre de) dünyanın başkenti olmaya layık bir yer. Ancak tüm bu modernleşme çabaları içinde altyapıyı hala düzeltememiş bir belediye var. Yedi yıldır işin başındaki zat bence iktidarın en büyük talihsizliği. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinden doktorası olan bir başkansın ve hala Taksim meydanından belediye otobüsü kaldırıyorsun. Tez kellesi vurula...

Bu seneki gezi turlarımızda hedeflerden biri ortadoğu. Çok merak ettiğim bu kültürün bir kapısından girmek gerekiyor artık. Halep, Şam, Kudüs, Tahran ve tabii ki Mekke... Kısmet diyelim...

Mercan Dede'nin son albümü 800'ün son parçası Neredesin? Defalarca dinliyorum son günlerde sıkılmadan... Şiddetle tavsiye edilir.

Hz. Mevlana ile bitirelim : İnkar eden ile inananın birliği, ten bakımındandır. Bedenler, ağızları kapalı testilere benzerler. Her testide ne var? Sen ona bak. O beden testisi, abı hayatla doludur; bu beden testisi, ölüm zehriyle. İçindekine bakarsan padişahsın, dışına bakarsan yolunu azıttın gittin...

19 Ocak 2010 Salı

Herşeyden Biraz...


Herşey hakkında bilinmesi mümkün olan herşeyi bilerek külli bir bakış kazanmış olmuyoruz gerçi. Yine de, herşey hakkında bir parça malumat sahibi olmamız gerekiyor. Çünkü, herşeye ilişkin bazı şeyleri bilmek, bazı şeyler hakkında herşeyi bilmekten çok daha iyidir. Böyle bir külli bakış daha hoştur. İkisine birden sahip olunması, herşeyin herşeyiyle bilinmesi elbette daha da iyi olacaktır; fakat, bir tercih yapmamız gerekirse, seçmemiz gereken şık, herşeye ilişkin birşeyler bilmemizdir. Dünya bunu biliyor ve böyle yapıyor. Dünya çoğunlukla iyi bir yargıçtır çünkü.

Bu sözler benim değil, büyük düşünür Pascal'ın sözleri. Katılırsınız katılmazsınız ancak gereksiz bilgiler çöplüğüne sahip benim gibiler için umut verici...

Bir de şöyle bir durum var. Bitirmemiz gereken bir işe kolaydan mı başlamak gerekir zordan mı? Feylesofların görüşlerini bulursam paylaşacağım...

17 Ocak 2010 Pazar

Pazar Notları


Daha yeni yeni havalar soğumaya başladı. Şiddetli bir soğuk havanın bu hafta geleceğini söylüyorlar. Herkes şikayetçi. İnsanoğlu nankör işte. Yazın sıcaktan bunalır şikayet eder, kışın soğuktan donar şikayet eder...

Bu domuz gribi işi ne oldu şimdi? Bitti mi? Nasıl bitti? Herkes aşı oldu ve salgından ülkece kurtulduk mu? Kimi kandırıyorsunuz? Bir oyunlar döndü bu işte. Dünya sağlık örgütü bu işin ilaç fabrikalarının işi olabileceğini açıkladı. Tam bir skandal. Halkı yönlendiren medya, bir anda döndü ve pardon yalanmış bu işler dedi. Garibim halkımız da kime inanacağını şaşırdı. Benden tavsiye inandığınız ve güvendiğiniz kişilerin bilgilerini dinleyip kendinize bir sonuç çıkarın. Her durum için bu böyle...

Aşık olduğum şehir İstanbul bu sene Avrupa'nın Kültür Başkenti oldu. Benim gönlümün başkentini dünyaya ne kadar anlatabileceğiz bakalım. Bence gayet güzel bir açılış yapıldı. Halkla iç içe ve halktan kopuk olmayan bir açılış. İnşallah devamı gelir. Bir türlü kıymenitini bilemediğimiz şu şehir hakkında nefret kusan sözler sarfedenleri duyar duymaz o kişiden uzaklaşmaya çalışıyorum. Hayatta başarılar kendisine... Selametle...

Hiç canlı mehter takımı dinlediniz mi? Sevmeseniz de bir kere dinleyin. Her pazar Harbiye Müzesi bahçesinde, her cumartesi Sultanahmet meydanında konser veriyorlar.

Günde en az on tane aldığımız sms reklamlarından kurtulma imkanımız artık var. Turkcell aboneleri 444 0 535 i arayarak reklam almak istemediklerini söyleyerek bu illetten kurtulabilirler.

Muhsin Ertuğrul Sahnesinin yıkımından önce önünde eylem yapanlar bir özeleştiri yapacaklar mı? Eğer yapmazlarsa daha sonra yapacakları eylemlerin tutarlılığını tartışmayacak mıyız? Ön yargıları yıkalım artık. Sizin yüzünüzden her sene en az üç konser iki oyun izlediğim ve çok sevdiğim AKM büyük salonunda bir etkinliğe katılamıyorum.

Üç yaşında en sevdiği oyuncağını her yere yanında götüren çocuklar gibi Mazhar Alansonun kitabından çıkan cd'yi hep yanımda taşıyorum. ne olacak bu halim?

Yunus Emre ile bitirelim :

Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek, seni
Ben yanarım dünü günü, bana seni gerek seni.
Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim,
Aşkın ile avunurum, bana seni gerek, seni.


12 Ocak 2010 Salı

Bebek Kokusu

Daha aileye açıklanmamış yeni gelecek bebeğin haberini tesadüfen öğrenince akılma geldi daha önceden okuduğum şu satırlar...

Yaşam ve ölüm arasındaki mucizevi karşılıklı etkileşim anı, ruhun bedende olduğu doğum anıdır. Yaşam süremiz ilk nefes ile son nefes arasındaki süredir. İlk nefes anında, doğumdan hemen sonra, yeni doğanların deri ve nefeslerinden gelen kokular tüm bitkilerin örnek kokusuyla aynıdır.

Yeni doğanın kokusu, onu kucağına alanın aklında ve kalbinde en derin ve en yoğun sevgi ve merhamet duyguları yaratır.

Bu koku benzersiz bir kokudur ve asla yeterince alınamaz. Bu kokunun mutlak bir saflık ve temizliği vardır. Ve içimizin, Yaratıcı'ya karşı güven ve teslimiyet duyguları ile dolmasına neden olur (Çok sevdiğim bir ağabeyim anlatmıştı. Çocuğu olduğu güne kadar yaratıcının varlığından şüphe duyar hatta inkar edermiş. Ama o gün kızını kucağına alınca mutlaka bir yaratıcının var olduğunu kabul ettiğini söylemişti).

Bebekler saf ve günahsız doğarlar; içlerinde ilahi nur ve barış vardır. Şüphesiz büyüdükçe masumiyetlerini yitirirler ve dünya hayatı içine battıkça -benlik makamı diyelim buna- bu koku da kaybolur.

10 Ocak 2010 Pazar

Pazar Notları


Orta yaşlara adımı attık. Beden çok belli etmese de ruh kendini belli ediyor. Nasıl mı?
Eskisinden daha fazla titizim. Eskiden rahatsız etmeyen dağınıklıklar ve estetik dışı görüntüler şimdi rahatsız ediyor.
Çok konuşanlar, boş konuşanlar, yüksek sesle konuşanlar, küfürlü konuşanlar,dedikodu yapanlar artık rahatsız ediyor. Eskiden etmezdi ya da dikkat etmezdim ediyor mu etmiyor mu diye...
Gençliğin ya da delikanlılık zamanı yapılan fiziki şakalar eskiden pek rahatsız etmezdi, güler geçerdik. Sözle yapılan zeka içeren şakalara geçiş yapamamış insanların yaptığı densizlikler artık rahatsız ediyor.

Avrupa karlar altında, bizde hala sonbahar havaları... Üzülsek mi sevinsek mi?

Mirkelam'ı da Kargo'yu da senelerdir severek dinlerim. Altı ay evvel Kargo'dan Koray ve Serkan ayrıldıktan sonra birleşme kararı almışlar. Çok önemli bir prodüktörle de çalıştıklarını duyunca Hayal Kahvesindeki canlı performanslarını görelim dedik. Sonuç; Mirkelam güzel, Kargo güzel, Mirkelam+Kargo ııh... Belki bunu söylemek için erken ama göze hoş gelen bu güzel birliktelik ilk duyuşta kulağa pek hoş gelmedi. Yeni şarkıları için ilk etapta sıradan diyelim. Belki dinledikçe daha çok severiz.

Ezel... Dizi pek seyretmem ama bu diziyi sevdim. Türk dizler içinde bu kadar ayrıntılı ve özenle hazırlanmış bir senaryo daha önce var mıydı bilmiyorum Eğer varsa kaçırmışım ancak Ezel'in senaryosu çok etkileyici. Geri dönüşlerin (moda tabirle flash-back) bu kadar güzel ve yerinde yapıldığı başka bir yerli çalışma görmedim. Oscar Wide, Francis Bacon, Shakespeare'in özlü sözlerinin diziye serpiştirilmesi ve gençler arasında her bölümden sonra tartışılması hem sevindirici hem üzücü. Dizide verilenlerden bin kat kadar güzelleri klasik kitaplar içinde mevcut. Hadi üşenmeyin de bir yerden şu okuma işine başlayın. Sadakat, intikam, aile, sevgi kavramlarını çokça gözlemliyorsunuz. İnsan kendi adına da dersler çıkarabilir. Seyredin derim ama çok geç kalınmış bir tavsiye sanırım.

Bir kitaptan (ismi lazım değil) çıkardığım sonuç: Hayatta iki şey ile mücadele ediyoruz. Şeytan ve nefs. Yani karşı taraf iki biz biriz. Yardımcıya ihtiyacımız var. Hangi dine mensup olursak olalım inananlar bu ikiliye karşıya mücadele için Allah'tan yardım istiyorlar. Onun yardımı olmadan bu ikiliyle yapacağımız maçta fark yeriz diyorlar. Ya inanmayanlar? O çok güvendikleri akıl ve mantıklarıyla bu ikiliye kafa tutabileceklerine inananlar. Başarabilecekler mi? Şimdiye kadar başaran yok. Belki o ilk olur. Niye mücadele edeyim ki diyenler olabilir. Etme... Görelim bakalım etmeyince ne oluyor... Ya ibret olursun ya örnek...

MFÖ ile bitirelim. Uçtum Uçtum Uç Oldum'dan :

Nerden çıktın karşıma
Uçurdun uzaklara
Baharda yazda kış olunca
Uçtum uçtum uç oldum
Bir topacık suç oldum


3 Ocak 2010 Pazar

Pazar Notları


Yeni bir yıl ve yeni bir beyaz sayfa... Kısa ve orta vadeli hedefler yapıldı... Şimd uygulama zamanı... Ümitliyim bu seneden...

Kadın vokal bir iki istisna hariç pek dinlemem. Erkek sesinin müziği daha iyi yorumladığını düşünüyorum. Bu bir iki istisnadan biri de Candan Erçetin'dir. Canlı performansı ve şarkıları çok gönülden okuması beni çok etkiler. Elimden geldiğince senede bir defa Açıkhava konserine giderim. Yeni albümü çıktı, herkese tavsiye ederim. Klasikleşecek şarkısı Cemal Safi'nin şiirini bestelediği 'Git' şarkısı. Benim favorim Kader. Sözlerinden bir kaç satır :

Hesaplar yaparız sonumuzu bilemeden
Dünyalar kurarız dengimizi bulamadan
Acılar çekeriz hesabını soramadan
Yemin ederiz tutamadan
Çeker gideriz

Bu benzin zamlarına kim dur diyecek? Sivil toplum kuruluşları neden birşey yapmaz? Neden tepki gösteremiyoruz bu terbiyesizce yapılan zamlara? Şuan litresini 1,69 avroya aldığımız benzin komşu Yunanistan'da 1,07 Avro... Bu kadar enayi yerine konmaya nereye kadar dayanacağız bakalım...

Çin mutfağı favorimlerimdendir. Son zamanlarda revaçta olan açık büfe çin yemeklerini her fırsatta tercih ediyorum. Merak eden ama bir türlü cesaret edemeyenlere bu açık büfeleri tavsiye ederim. Ekşili çorba, karides cips, soğan halkaları, çin böreği, sebzeli pilav favorilerim...

Biraz geç de olsa Pascal'ı keşfettim. Düşünceler isimli kitabını ayrı bir yazıda değerlendireceğim. Önce bu dahi hakkında bazı bilgiler verelim. Bugün birçok insanın daha ilkokulu bitirmekle meşgul olduğu yaşta Latince gibi ağır bir dili haydi haydi bilen; matematik bilmine yeni katkılarda bulunan, 'boşluk' üzerine keşiflerde bulunan, yeni matematiksel denklemler kuran ve henüz onaltı yaşında konik kesitler üzerine kitap yazan bir deha Pascal.

Yirmili yaşlarına gelmeden, fiziki bilimlerle uğraşmanın insanı nihai bir kemale ve hakikate eriştiremediğini farketmiş; bunu manevi bunalımlarla dolu keşmekeş dönemi izlemiş ve o büyük dehasını imana adadığı bir hayat yolunda kullanmakta karar kılmış. Daha 39 yaşında kanser ya da veremden büyük ızdıraplar içinde yaşama veda etmiş.

Büyük hocama göre yüzde doksandokuz peygamber olan Konficyus ile bitirelim :''Büyük ve üstün insan, hep hoşnut ve rahattır. Küçük bir insansa hep üzüntü ve telaş içindedir."

27 Aralık 2009 Pazar

Pazar notları


Zor bir yıl geçirdik... Dünya olarak, ülke olarak. Ekonomik, politik ve kültürel anlamda zor bir yıl. Geçici bir zorluk olduğunu da pek zannetmiyorum. Daha zor yıllar bizi bekliyor gibi. Elden ne gelir bilinmez. Gönül ister her şey daha iyiye gitsin. Materyalist medeniyetin sonuna yaklaşıyoruz. Biran evvel sonu gelse de yeni medeniyetlerin kapısını çalsak...

Küstahlık... Özür dilemeyen insana küstah denirmiş. Yaptığı hatanın farkında olup özür dilemeyen. Özür dilemenin bir erdemlik olduğuna vakıf olamamış, aksine eziklik olarak gören ne kadar çok insan var etrafımızda...

Futbolsuz hafta sonları başladı... Yine o boşlukta hissi... Çok kaptırıyoruz kendimizi bu işe herhalde... Bazıları gibi transfer işleri ile de pek alakam yok... Sayılı gün çabuk geçer... Yeter ki sonu şampiyonlukla bitsin... Amin...

Yargıcı mağazalarının sahibi Emir Yargıcı. Bugün bir gazetede röportajı yayımlandı. Bir anda takdir ettiğim adamlar listesine giriverdi şu cümleleri ile : (Gazeteci eski ve bilinen bir marka olarak niye daha fazla büyümüyorsunuz diye soruyor) Niçin büyüyeyim? Yediğiniz yemekle doyup, yan masanızdaki tabağa bakmazsanız, kazandığınız yeter. Parasızlık mutsuzluktur, ama biliyorum ki çok para da mutsuzluktur. Boyumuz büyük olmasın, yaptığımız iş iyi olsun. Büyürsek ayarımız kaçar diye düşünüyorum.

Gothe : İki cinsten herbiri ötekinden kendi başardığı şeyi ister ve ancak şöyle memnun olur:"erkek,kadın onun sözünü dinlerse;kadınsa,erkek ona yardım eder,hizmet eder,dikkat eder,kibar olursa.böylece aşkta rolleri degiştirirler,erkek hakim olmak için hizmet eder;kadın hakim olmak için söz dinler.

Yiğit kime denir? Öfkesine ve şehvetine hakim olan kişiye denirmiş. Var mı etrafınızda yiğit insan?

Mozart'tan A Little Night Music ve kahve eşliğinde kitap okumak... Pazar günü hava kapalıysa, pencere önünde yapılası en güzel aktivite...


20 Aralık 2009 Pazar

Pazar notları


İnsan hayatı... Bir yandan şunun çocuğu olmuş haberi, diğer yandan şunun babası gitmiş haberi... Sevinçler ve hüzünler karmaşası içinde geçen ömürler... Kimsenin hikayesi kimseninkine benzemiyor. Ama başlangıç ve sonlar aynı... Peki başlangıcı ve sonu aynı olan bu oyunun ortasında ne yapmalı? Bunun cevabı kolay değil ama aramak lazım. Aramıyorsan sonun hüsran...

Kuzen Ahmet'in kız çocuğu gelecekmiş. Gelecek, büyüyecek, okullara gidecek, evlenecek, çocuklar vs... Bu hikayenin hangi kısmında 'bana müsade diyerek' izin isteyeceğiz bakalım? Ve ne zaman onu karşımıza alıp 'bir gün bir haber geldi Ayşe'cik geliyormuş diye' konuşacağız?

Eleştirmek... Sözlük anlamı şu: Bir düşünceyi, bir eseri, bir yargıyı inceleyerek doğruluk veya yanlışlığını ortaya çıkarmak ve gerçek değerini belirtmek, tenkit etmek. Eleştirinin içinde övgü de olabilir yergi de. Yergi yaparken bunu kırıcı olmadan yapabilmek bir sanat. Övgü yaparken ise böyle bir sanata pek ihtiyaç yok. Ne kadar güzel översen o kadar fazla ruhunu okşarsın eleştirdiğin kişinin o ayrı. Aman yergi yaparken kelimeleri dikkatli seçelim...

Seksenli ve doksanlı yıllarda her ay yeni albümler yeni gruplar çıkardı Türkiye ve Dünya piyasasına. Takipte zorlanırdık. İnternetin olmadığı o zamanlar kısıtlı bütçemizle müzik dergileri alır ve harçlığımızdan arttırdıklarımızla kasetler alır ve bu kasetleri arkadaşlar arasında değişir ve kayıt yapardık. Şimdi şartlar çok gelişti ama bu sefer de müzik üretimi azaldı. Gittiğimiz gece kulüperinde hala doksanlı yılların şarkıları çalınıyor. Doksanlı yılların genci olarak benim hoşuma gidiyor ama yeni nesil için durum iç açıcı değil...

Çeklerin Devlet başkanı Vaclav Havel'in bir sözü ile bitirelim. 'Yirminci yüzyıl toplumları o toplumda kaç tane mühendis olduğuna göre değerlendirilirdi. Ama yirmibirinci yüzyıl toplumları o toplumda kaç tane bilge, kaç tane filozof olduğuna göre değerlendirilecek'