10 Ocak 2010 Pazar

Avatar


Bilim Kurgu filmleri pek tercih etmem. Ortalama senede bir tane o da televizyonda izlerim. Sinemada izlediğim çok nadirdir. En son Jurasic Park'a gitmiştim hatırladığım kadarıyla...

Bir yıl önce Avatar hakkında yazılar okumaya başladım. James Cameron denen zat bu işi kafasına 1991'de koymuş ve ancak dört yıl önce çekmeye başlayabilmiş. Bunları okuyunca, tarzı olmasa da insanda merak uyandırıyor.

İlk defa üç boyutlu film seyredecek olmanın heyecanı içinde siyah gözlükleri girişte aldık. Reklamlar bile üç boyutlu olunca insanın seyredesi geliyor...

Film 166 dakika ancak filmin içindeki dünya sizi öyle büyülüyor ki zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.

Son dönem bilim kurgu filmlerini de bilmediğimden, beraber gittiğim bu konudaki uzman arkadaş Keçe'ye soruyorum ikide bir benzer konu var mı, o var mı şu var mı diye genelde hayır cevabını alıyorum.

James Camreon'a olan saygım bir kat daha arttı. Adam böyle bir dünya hayal etmiş. Böyle bir gezegen, doğa, insanlar, hayvanlar... Bu nasıl bir hayal gücüdür!!!

Teknolojinin nerelere geldiğini filmi seyrettikten sonra daha net görüyorsunuz. İmkanı olan herkes sırf bu sebepten filmi görmeli. Temin ederim sıkılmayacak hatta biraz da ağzınız açık seyredeceksiniz.

Aman dikkat bazı salonlarda üç boyutlu gösterilmiyormuş. Filmin bütün büyüsü gider. Ya üç boyutlu gösterimini seyredin ya da hiç seyretmeyi derim...



Yahşi Batı


Doksanlardan bu zamana sahne sanatlarında Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli kişi kimdir derseniz hemen hiç düşünmeden Cem Yılmaz derim. Yaptığı işleri beğenir ya da beğenmezsiniz ancak her işindeki özeni ve en iyi yapma emelini inkar edemezsiniz. 1995'te gittiğim ilk göstersinden bu yana yaptığı tüm işleri takdir ediyorum.

Şimdi bu kadar beğendiğim bir sanatçının yaptığı bir film hakkında tarafsız yorum yapmam düşünülemez. Filme girerken ön yargılarla gittiğim gibi çıkarken de bu ön yargılarımla çıktım. Geç yazdığıma bakmayın daha önceki her Cem Yılmaz filmindeki gibi filmi ilk gün seyrettim.

Bizden önceki neslin çok sevdiği kovboy çizgi romanları ve filmleri pek ilgimi çekmez. Daha önce doğru dürüst seyrettiğim iki kovboy filmi hatırlıyorum. Biri Mel Gibson ve Judie Foster hatırına gittiğim ve hoşça vakit geçirdiğim Maverick. Diğeri de üç saati bulan ve Kevin Costner'in büyük hayal kırıklığı yarattığı söylenen benim için de sıradan bir film olan Wyatt Earp.

Filme teknik açıdan bir şey söylemem haddime değil. Ama amatörden biraz üstte bilgiye sahip biri olarak ses, ışık, görüntü, sanat yönetmenliği kalitesine diyecek bir lafım yok. Türk sinemasının nerelere geldiğini ve neler yapılabileceğini teknik anlamda yine Cem Yılmaz gösteriyor.

Konu orjinal. On dakikada anlatılabilecek bir öykü, bir buçuk saate güzel bir şekilde serpilmiş ve izlerken sıkılmıyorsunuz.

Oyunculuk anlamında çok olağanüstü bir performans görmüyorsunuz. Tipik Cem Yılmaz, Ozan Güven, Demet Evgar, Özkan Uğur ve diğerlerinin oyunculukları. Sadece Zafer Algöz'ü diğerlerinden ayırabiliriz. Kayseri şivesi ile bize Türk filmlerindeki zengin Kayserili baba rollerindeki, Şener Şen'in babası Ali Şen'i hatırlatıyor. Babaannem Yüz Yaşından ve Amadeus oyunlarındaki olağanüstü performansını görmesek de ( rolü de buna pek imkan vermiyor) gerçek bir tiyatrocu ve sinemacı olduğunu bize gösteriyor.

Filmi beğenmeyenlerin yazılarına baktığımda temel nedenin çok gülmediklerini söylemeleri. Efendim herkes Cem Yılmaz sinemasından Cem Yılmaz stand-up performansı bekliyor. Şu billinmelidir ki hiç bir sinema filminde stand-up showlardaki gibi gülemezsiniz. Karşılaştırma yapmak doğru değil. Hem biri en az 50 TL biri en çok 20 TL... Ne kadar para o kadar köfte...

Cem Yılmaz'ın Gora ve Arog filmlerinde gördüğümüz günümüz gündelik hayatın geçmiş ve gelecekle karşılaştırılması ve bu sonucun getirdiği absürdlük bu filmde de var. Günümüzde bu işi en iyi yapan kişi. Kendisinin halktan kopmadığının en yakın göstergesi... Bir sanatçı halktan koptuğu an, onun yaratıcılığının bittiği andır.

Bu film yirmi yıl sonra da sıkılmadan seyredilir mi? Bence seyredilir. O zaman sorun yok...

Tek eleştirim, filme 7 yaş sınırı koyanlara. Filmde argo değil müstehçen kelimeler var. Ana avrat küfür olan filme en az 13 yaş sınırı koyulması gerekir...
Emeği geçen herkesin ellerine sağlık...

3 Ocak 2010 Pazar

Pazar Notları


Yeni bir yıl ve yeni bir beyaz sayfa... Kısa ve orta vadeli hedefler yapıldı... Şimd uygulama zamanı... Ümitliyim bu seneden...

Kadın vokal bir iki istisna hariç pek dinlemem. Erkek sesinin müziği daha iyi yorumladığını düşünüyorum. Bu bir iki istisnadan biri de Candan Erçetin'dir. Canlı performansı ve şarkıları çok gönülden okuması beni çok etkiler. Elimden geldiğince senede bir defa Açıkhava konserine giderim. Yeni albümü çıktı, herkese tavsiye ederim. Klasikleşecek şarkısı Cemal Safi'nin şiirini bestelediği 'Git' şarkısı. Benim favorim Kader. Sözlerinden bir kaç satır :

Hesaplar yaparız sonumuzu bilemeden
Dünyalar kurarız dengimizi bulamadan
Acılar çekeriz hesabını soramadan
Yemin ederiz tutamadan
Çeker gideriz

Bu benzin zamlarına kim dur diyecek? Sivil toplum kuruluşları neden birşey yapmaz? Neden tepki gösteremiyoruz bu terbiyesizce yapılan zamlara? Şuan litresini 1,69 avroya aldığımız benzin komşu Yunanistan'da 1,07 Avro... Bu kadar enayi yerine konmaya nereye kadar dayanacağız bakalım...

Çin mutfağı favorimlerimdendir. Son zamanlarda revaçta olan açık büfe çin yemeklerini her fırsatta tercih ediyorum. Merak eden ama bir türlü cesaret edemeyenlere bu açık büfeleri tavsiye ederim. Ekşili çorba, karides cips, soğan halkaları, çin böreği, sebzeli pilav favorilerim...

Biraz geç de olsa Pascal'ı keşfettim. Düşünceler isimli kitabını ayrı bir yazıda değerlendireceğim. Önce bu dahi hakkında bazı bilgiler verelim. Bugün birçok insanın daha ilkokulu bitirmekle meşgul olduğu yaşta Latince gibi ağır bir dili haydi haydi bilen; matematik bilmine yeni katkılarda bulunan, 'boşluk' üzerine keşiflerde bulunan, yeni matematiksel denklemler kuran ve henüz onaltı yaşında konik kesitler üzerine kitap yazan bir deha Pascal.

Yirmili yaşlarına gelmeden, fiziki bilimlerle uğraşmanın insanı nihai bir kemale ve hakikate eriştiremediğini farketmiş; bunu manevi bunalımlarla dolu keşmekeş dönemi izlemiş ve o büyük dehasını imana adadığı bir hayat yolunda kullanmakta karar kılmış. Daha 39 yaşında kanser ya da veremden büyük ızdıraplar içinde yaşama veda etmiş.

Büyük hocama göre yüzde doksandokuz peygamber olan Konficyus ile bitirelim :''Büyük ve üstün insan, hep hoşnut ve rahattır. Küçük bir insansa hep üzüntü ve telaş içindedir."

Abdülkerim'den İnciler


İlk Fenerbahçe maçım 1983'te Fenerbahçe-Sarıyer maçı. Sağolsun babam götürmüştü... Ayrı bir anı olarak yazarım bir gün o gün ile ilgili.

O günlerin kadrosunda hayal meyal hatırladığım Abdülkerim vardı. Bugün hırçın futbolcu denilen Lugano onun yanında beyefendi kalır. Bu çok problemli adam bugün teknik direktörlük yapıyor. Geçtiğimiz günlerde bir röportajını dinlemiştim ve çok hoşuma gitmişti muhabbeti. Bu ayki Four Four Two'da yeni bir röportajı var. Oradan bir kaç seçme yaptım :

* Colin Kazım'a taraftar tepki gösteriyor. Ben o zamanki yaptıklarımla Kazım'ı cebimden çıkarır ama sahada giydiğim formanın hakkını verirdim.

* Lugano'yu ben de kendime benzetiyorum ama ben ondan çok daha fazlaydım. Lugona daha ölçülü. Sahada pisliğini yapıyor ama olayı hemen kapatmayı beceriyor. Ben de onun gibi kafama birini taktıysam yapacağımı yapar, saha , içinde yapamadıysam tünelde, koridorda yapmaya çalışırdım.

* Kaybetmeye hiçbir zaman tahammülüm yok. Eşimle kendi aramızda tavla oynarken bile baktım yeniliyorum çaktırmadan pul çalarım ama yenilmem.

* Maçlarda Rıdvan ile sahada karşı karşıya gelmeyi hiç istemezdim. Maçlardan bir gece önce uyku tutmazdı. Sonra Fenerbahçe'ye geldi de içim rahatladı.

* Fiorentina ile maç yapmıştık. Socrates'e karşı oynamıştım. Adamın bacaklarına ancak yetişebiliyordum. Onu incelemekle geçmişti oyun.

* Kova Yaşar Almanya'da salon turnuvasında Matthaeus'tan okkalı bir gol yemişti. Gol olduğunda adamın ayağı Yaşar Ağabeyin kafasına gelmişti. Geldi özür diledi başını okşadı. Yaşar Ağabey de ' At ulan! Sen topçunun kralısın, bana Türkiye'de Şirin bile gol atmışken golü atan sen ol!' demişti.

* İlk hocam Lağım Osman'dan hakeme çaktırmadan nasıl tekme atılacağını, kornerde rakip yükselince nasıl şortunu çekebileceğimi öğrenmiştim.



27 Aralık 2009 Pazar

Pazar notları


Zor bir yıl geçirdik... Dünya olarak, ülke olarak. Ekonomik, politik ve kültürel anlamda zor bir yıl. Geçici bir zorluk olduğunu da pek zannetmiyorum. Daha zor yıllar bizi bekliyor gibi. Elden ne gelir bilinmez. Gönül ister her şey daha iyiye gitsin. Materyalist medeniyetin sonuna yaklaşıyoruz. Biran evvel sonu gelse de yeni medeniyetlerin kapısını çalsak...

Küstahlık... Özür dilemeyen insana küstah denirmiş. Yaptığı hatanın farkında olup özür dilemeyen. Özür dilemenin bir erdemlik olduğuna vakıf olamamış, aksine eziklik olarak gören ne kadar çok insan var etrafımızda...

Futbolsuz hafta sonları başladı... Yine o boşlukta hissi... Çok kaptırıyoruz kendimizi bu işe herhalde... Bazıları gibi transfer işleri ile de pek alakam yok... Sayılı gün çabuk geçer... Yeter ki sonu şampiyonlukla bitsin... Amin...

Yargıcı mağazalarının sahibi Emir Yargıcı. Bugün bir gazetede röportajı yayımlandı. Bir anda takdir ettiğim adamlar listesine giriverdi şu cümleleri ile : (Gazeteci eski ve bilinen bir marka olarak niye daha fazla büyümüyorsunuz diye soruyor) Niçin büyüyeyim? Yediğiniz yemekle doyup, yan masanızdaki tabağa bakmazsanız, kazandığınız yeter. Parasızlık mutsuzluktur, ama biliyorum ki çok para da mutsuzluktur. Boyumuz büyük olmasın, yaptığımız iş iyi olsun. Büyürsek ayarımız kaçar diye düşünüyorum.

Gothe : İki cinsten herbiri ötekinden kendi başardığı şeyi ister ve ancak şöyle memnun olur:"erkek,kadın onun sözünü dinlerse;kadınsa,erkek ona yardım eder,hizmet eder,dikkat eder,kibar olursa.böylece aşkta rolleri degiştirirler,erkek hakim olmak için hizmet eder;kadın hakim olmak için söz dinler.

Yiğit kime denir? Öfkesine ve şehvetine hakim olan kişiye denirmiş. Var mı etrafınızda yiğit insan?

Mozart'tan A Little Night Music ve kahve eşliğinde kitap okumak... Pazar günü hava kapalıysa, pencere önünde yapılası en güzel aktivite...


21 Aralık 2009 Pazartesi

Taraftar Olmak ve Luton Town


Türkiye'nin en büyük, en popüler, dünya kulübü olma yolunda ilerleyen ve büyük yol alan kulübünün taraftarı olmanın onurunu yaşıyorum. Ancak gönlüm bazen; daha küçük, daha içine kapalı, daha faal olabileceğim kulüp arıyor.

Luton Town çok zor günler yaşıyor. Yukarıda saydığım her iki kategoriye de girmiyor. Çok köklü bir klüp ancak yapılan hatalar finansal krizi beraberinde getirdi ve kulüp şu an üçüncü ligde mücadele ediyor. Kötü gün dostları sadece kulübü sahipleniyor. Sayıları az değil ama çok da değil. 2020 yılını kendilerine hedef koymuşlar.

Bugün kulübün resmi sitesinde yukarıdaki fotoğraf eşliğinde bir haber yayınlandı. Maple Road'daki stadları karla kaplanmıştı ve temizleyecek yeterli aletleri yoktu. Taraftarlarından yardım istiyorlardı. Yarın ve öbürgün sabah dokuzdan itibaren kürek ve el arabalarıyla stada gelecek gönüllü taraftarlarına sahayı temizlemek için çağrıda bulundular.

Londra'da olsam işimi gücümü bırakır giderdim herhalde. Aynı şeyi kendi kulübüm de istese yaparım.

Acaba kaç kişi gelirdi Kadıköy'e kulüp böyle bir istekte bulunsa? Bence büyük bir izdiham olma ihtimali çok fazla. Peki bu görüntüyü gören futbolcuların performansı değişir mi? Ne kadar profesyonel olsalar bile...

20 Aralık 2009 Pazar

Pazar notları


İnsan hayatı... Bir yandan şunun çocuğu olmuş haberi, diğer yandan şunun babası gitmiş haberi... Sevinçler ve hüzünler karmaşası içinde geçen ömürler... Kimsenin hikayesi kimseninkine benzemiyor. Ama başlangıç ve sonlar aynı... Peki başlangıcı ve sonu aynı olan bu oyunun ortasında ne yapmalı? Bunun cevabı kolay değil ama aramak lazım. Aramıyorsan sonun hüsran...

Kuzen Ahmet'in kız çocuğu gelecekmiş. Gelecek, büyüyecek, okullara gidecek, evlenecek, çocuklar vs... Bu hikayenin hangi kısmında 'bana müsade diyerek' izin isteyeceğiz bakalım? Ve ne zaman onu karşımıza alıp 'bir gün bir haber geldi Ayşe'cik geliyormuş diye' konuşacağız?

Eleştirmek... Sözlük anlamı şu: Bir düşünceyi, bir eseri, bir yargıyı inceleyerek doğruluk veya yanlışlığını ortaya çıkarmak ve gerçek değerini belirtmek, tenkit etmek. Eleştirinin içinde övgü de olabilir yergi de. Yergi yaparken bunu kırıcı olmadan yapabilmek bir sanat. Övgü yaparken ise böyle bir sanata pek ihtiyaç yok. Ne kadar güzel översen o kadar fazla ruhunu okşarsın eleştirdiğin kişinin o ayrı. Aman yergi yaparken kelimeleri dikkatli seçelim...

Seksenli ve doksanlı yıllarda her ay yeni albümler yeni gruplar çıkardı Türkiye ve Dünya piyasasına. Takipte zorlanırdık. İnternetin olmadığı o zamanlar kısıtlı bütçemizle müzik dergileri alır ve harçlığımızdan arttırdıklarımızla kasetler alır ve bu kasetleri arkadaşlar arasında değişir ve kayıt yapardık. Şimdi şartlar çok gelişti ama bu sefer de müzik üretimi azaldı. Gittiğimiz gece kulüperinde hala doksanlı yılların şarkıları çalınıyor. Doksanlı yılların genci olarak benim hoşuma gidiyor ama yeni nesil için durum iç açıcı değil...

Çeklerin Devlet başkanı Vaclav Havel'in bir sözü ile bitirelim. 'Yirminci yüzyıl toplumları o toplumda kaç tane mühendis olduğuna göre değerlendirilirdi. Ama yirmibirinci yüzyıl toplumları o toplumda kaç tane bilge, kaç tane filozof olduğuna göre değerlendirilecek'