17 Ocak 2010 Pazar

Pazar Notları


Daha yeni yeni havalar soğumaya başladı. Şiddetli bir soğuk havanın bu hafta geleceğini söylüyorlar. Herkes şikayetçi. İnsanoğlu nankör işte. Yazın sıcaktan bunalır şikayet eder, kışın soğuktan donar şikayet eder...

Bu domuz gribi işi ne oldu şimdi? Bitti mi? Nasıl bitti? Herkes aşı oldu ve salgından ülkece kurtulduk mu? Kimi kandırıyorsunuz? Bir oyunlar döndü bu işte. Dünya sağlık örgütü bu işin ilaç fabrikalarının işi olabileceğini açıkladı. Tam bir skandal. Halkı yönlendiren medya, bir anda döndü ve pardon yalanmış bu işler dedi. Garibim halkımız da kime inanacağını şaşırdı. Benden tavsiye inandığınız ve güvendiğiniz kişilerin bilgilerini dinleyip kendinize bir sonuç çıkarın. Her durum için bu böyle...

Aşık olduğum şehir İstanbul bu sene Avrupa'nın Kültür Başkenti oldu. Benim gönlümün başkentini dünyaya ne kadar anlatabileceğiz bakalım. Bence gayet güzel bir açılış yapıldı. Halkla iç içe ve halktan kopuk olmayan bir açılış. İnşallah devamı gelir. Bir türlü kıymenitini bilemediğimiz şu şehir hakkında nefret kusan sözler sarfedenleri duyar duymaz o kişiden uzaklaşmaya çalışıyorum. Hayatta başarılar kendisine... Selametle...

Hiç canlı mehter takımı dinlediniz mi? Sevmeseniz de bir kere dinleyin. Her pazar Harbiye Müzesi bahçesinde, her cumartesi Sultanahmet meydanında konser veriyorlar.

Günde en az on tane aldığımız sms reklamlarından kurtulma imkanımız artık var. Turkcell aboneleri 444 0 535 i arayarak reklam almak istemediklerini söyleyerek bu illetten kurtulabilirler.

Muhsin Ertuğrul Sahnesinin yıkımından önce önünde eylem yapanlar bir özeleştiri yapacaklar mı? Eğer yapmazlarsa daha sonra yapacakları eylemlerin tutarlılığını tartışmayacak mıyız? Ön yargıları yıkalım artık. Sizin yüzünüzden her sene en az üç konser iki oyun izlediğim ve çok sevdiğim AKM büyük salonunda bir etkinliğe katılamıyorum.

Üç yaşında en sevdiği oyuncağını her yere yanında götüren çocuklar gibi Mazhar Alansonun kitabından çıkan cd'yi hep yanımda taşıyorum. ne olacak bu halim?

Yunus Emre ile bitirelim :

Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek, seni
Ben yanarım dünü günü, bana seni gerek seni.
Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim,
Aşkın ile avunurum, bana seni gerek, seni.


Mercan Dede Konseri


Kimileri etnik müzik kimileri dünya müziği kimileri de New Age diyolar bu müzik türüne. Ben ayırt edemiyorum aralarındaki farkı. Her ne olursa olsun bu müziği çok seviyorum.. İnsanı kısa bir zaman da olsa kendi dünyasından alıp başka dünyalara götürüyor. Müzik dinlemenin de amacı o değil midir zaten. Tefekkür etmek... Kendinle, etrafındakilerle, hayatla...

Mercan Dede bu işi Türkiye'de en iyi yapanlardan biri. Dünya müziği sektöründe hatırı sayılır bir saygınlığı var. Verdiği mesaj, müziğinin diliyle o kadar net ki. Müzik üstüne söz yazmaya gerek yok. Sadece huzur ve barış istiyor.

Dün akşam İstanbul Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamındaki Sultanahmet meydanındaki konserine gittik. İki senedir canlı dinleyemiyordum, özlemişim. Sahnesi değişmiş. Türk müzik aletlerinden oluşan genç bir orkestra üstada eşlik ediyor. Çok başarılılar. Semazenler konserlerinin olmazsa olmazı.

Ayasofya meydanında dinlemek ayrı bir zevk. Dünyada eşine rastlamadığım güzellikteki bu meydanda, kalplere üflenen neyin sesi, iliklere işleyen soğuğu hissettirmiyor.. Bir saatin nasıl geçtiğini anlayamadık.

Günümüz Türk müziğinin en değerli kişilerinden Mercan Dede'ye saygım sonsuz. Başarıyla müziğimizi dünyanın dört bir yanına götürüyor. Kültürümüzü tanıtıyor... Sağolsun varolsun...

Merak edenler için; www.mercandede.com adresinden müziklerini dinleyebilirsiniz.

Son Günlerde Fenerbahçe


Kulüpteki her adımı takip eden binlerce kişi var. Bunlar da görüyor ki 100. yıldan sonra kulüpte varolan huzursuzluk, diken üstünde yürüme, her geçen gün daha da artıyor. Bir başarı gelirse bu huzursuzluklar unutuluyor ya da rafa kaldırılıyor. Başarı gelmezse de birileri tarafından unutturuluyor. Bir taraftar açısından hiç hoş bir durum değil.

100 yılı aşmış bir tarihi olan kulübün diğer kulüplerden bazı farkları olması gerekir. Sporcularının, kulübe geldiklerinden itibaren, o zamana kadar ki hal ve hareketlerini bir kenara bırakıp Fenerbahçe sporcusunun olması gerektiği hal ve hareketleri benimsemesi gerekir. Bunu bizim kulüpte pek göremiyoruz ancak bunun tam tersini daha fazla görür olduk futbol şubesinde. Yani bırakın Fenerbahçe'yi özümsemeyi, gelen adam kendi hal ve hareketlerini Fenerbahçe'ye empoze etmeye çalışıyor.

İşte burada askeri disiplin ile iş disiplini arasındaki fark devreye giriyor. Önder ve Kazım'a gece hayatları ya da yaşadıkları olaylar yüzünden kulüp bulmaları isteniyor. Diğer futbolculara 'ayağınızı denk alın' mesajı iletiliyor. Aman ne güzel!

Gökhan Ünal transfer edildi. Bu futbolcu sezonda otuz gol atsa ne olur? Fenerbahçe'ye böyle onlarca oyuncu geldi gitti. İnşallah mahçup olurum. Sembol bir oyuncu camiamıza gelmiştir.

Spor Sergi Sarayında seyrettiğim ilk maçlardan birinde yanımda Hüsnü Çakırgil oturmuştu ve daha Fenerbahçe'ye transfer olmamıştı. Düşünün ne kadardır basketbol takımını takip ettiğimi. Yirmi yıldan fazladır takip ediyorum, ben bu kadar kimyası bozuk ve hocasına inanmayan bir Fenerbahçe takımı görmedim. Başarısızlıklar yaşanır ama bu imkansızlıklardan dolayıdır. Basketbol takımı maddi sıkıntılarına rağmen sahadaki mücadelesi ile hep bize 'futbolcularda da böyle mücadele isteği olsa' dedirtmiştir. Yaşanan bu kadar hezimet derecesine varan mağlubiyetlerin ve başarısızlıkların onda biri futbol şubesinde olsa bugün teknik kadrodan bir kişi kalmamış hatta bazı futbolcular kadro dışı bırakılmış olurdu. Peki neden basketbol için bu geçerli olmuyor? Demek ki ortada başka bir işler dönüyor. Bizim aklımız ve saf taraftar kimliğimiz sizin bu kurnazlıklarınızdan anlamaz diyelim. Ama sakın bizim duygularımızla oynayıp 'taraftarımızın desteği, taraftarın isteği vs' hamasi laflarla kendi çıkarlarınıza alet etmeyin. Tarih sizi de sorgulayacaktır.

Bu kadar kirliliğin arasında Bayan Voleybol Takımımız efsane bir yıl yaşatıyor bize. Dün Galatasaray'ı 3-0 ile geçtiler ve hala Türkiye liginde set vermediler. Voleybolda böyle şeyler pek yaşanır mı bilmiyorum ama bu spora sevgiyi ve ilgiyi arttıran bu takımı ne kadar alkışlasak azdır. Yılın takımı olmayı bence şimdiden hak ediyorlar.

Son ahkamımız da Fenerium ile ilgili olsun. Yeni gelen Fenerium yönetiminin takdir ettiğim bir yönü var. Fiyatlar her geçen gün makul seviyelere iniyor. Piyasada satılan muadil ürünler ile Fenerium ürünleri arasındaki büyük fiyat farkı azalmış durumda. Bu güzel bir şey. Ancak yeni gelen yönetime, yaptığı ürünlere bakarak değerlendirirsek taraftarlardan kopuk oldukları aşikar. Günlük giyime uygun olarak sundukları Cadde koleksiyonu genel koleksiyonun büyük bir kısmını oluşturuyor. Bu konuda daha önceleri yapılan çalışmalar Fenerium'da başarısız oldu. Hadi yanlış ya da kalitesiz yapıldı diyelim, bu tür koleksiyonlar prestij koleksiyonlarıdır. Toplam ürünlerdeki oranı %10-15 i geçmez. O çok takip ettiklerini söyledikleri büyük kulüplere bakarlarsa bunu çok rahat göreceklerdir. Hele bu koleksiyonun içinde yer alan siyah-beyaz triko, bordo kazak ve pembe gömlek çok talihsiz ürünlerdir. Lefter forma güzel düşünülmüş ancak teknik olarak yanlışlarla doludur. İnşallah bu yoldan en az zarar edilerek dönülür ve fazla ısrarcı olunmaz.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Kurtlar Vadisi



Son yedi sekiz yıla damga vuran bu diziyi daha on dakika seyretmişliğim yok. Seyreden herkese saygı duyuyorum. Ancak bu beşer onar dakikalık diziyi ziyaretlerimde gördüğüm kadarıyla oyunculuk performansına ve teknik kısımlara yeterince özen gösterilmiyor. Demek ki senaryo çok kuvvetli ki bu gibi hususlar izleyici tarafından pek dikkate alınmıyor.

Türkiye'de milyonların takip etmesini hadi anlayabiliyorum bir derece ancak yurt dışında neden bu kadar seviliyor anlayamıyorum. Geçtiğimiz yaz dizi oyuncularının Makedonya ziyeretlerini haberlerde seyretmiştim. Onbinler dizi oyuncularını karşılamış, Polat Alemdar denen kişi meydana toplanmış bu binlerce kişiyi bir halk lideri edasıyla selamlamıştı.

Bir başka husus geçen sene Özbekistan'da başıma geldi. Giriş çıkışta problem yaşama ihtimali olan bu ülkede gergin bir şekilde pasaportumu yetkili polise verdim. Bana yarım yamalak Türkçesiyle 'Polat Alemdar'ı biliyor?' diye sordu? Tebessümle 'evet' dedim. 'Seyrediyor?' dedi. 'Hayır' deyince gözleri açıldı 'niye' dedi. Ne desem olmayacak 'vakit yok' dedim. Özbekçe bir şeyler söyledi diğer arkadaşlarına ama sanırım hakkımda iyi şeyler söylemedi... Meğer Özbekistan'da da izlenme oranı yüksekmiş.

Balkanlar'dan Türki Cumhuriyetlerine uzanan bu fenomen dizi şimdi de diplomatik krize neden oldu. İsrail Dış İşleri Bakanlığı, Türkiye'den özür dilemesini istiyor. Dizinin yapımcısı açıklama yapıyor ve yaptıklarından pişmanlık duymadıklarını, hatta Kurtlar Vadisi Filistin adlı yeni bir projelerinin olduğunu söylüyor. Bir yerlere güveniyor ki böyle bir açıklama yapabiliyor ya da yaptırılıyor...

Alt tarafı dizi diyoruz ama neredeyse savaş çıkacak. Dünya ne hal aldı? Allah sonumuzu hayır eylesin...

12 Ocak 2010 Salı

Bebek Kokusu

Daha aileye açıklanmamış yeni gelecek bebeğin haberini tesadüfen öğrenince akılma geldi daha önceden okuduğum şu satırlar...

Yaşam ve ölüm arasındaki mucizevi karşılıklı etkileşim anı, ruhun bedende olduğu doğum anıdır. Yaşam süremiz ilk nefes ile son nefes arasındaki süredir. İlk nefes anında, doğumdan hemen sonra, yeni doğanların deri ve nefeslerinden gelen kokular tüm bitkilerin örnek kokusuyla aynıdır.

Yeni doğanın kokusu, onu kucağına alanın aklında ve kalbinde en derin ve en yoğun sevgi ve merhamet duyguları yaratır.

Bu koku benzersiz bir kokudur ve asla yeterince alınamaz. Bu kokunun mutlak bir saflık ve temizliği vardır. Ve içimizin, Yaratıcı'ya karşı güven ve teslimiyet duyguları ile dolmasına neden olur (Çok sevdiğim bir ağabeyim anlatmıştı. Çocuğu olduğu güne kadar yaratıcının varlığından şüphe duyar hatta inkar edermiş. Ama o gün kızını kucağına alınca mutlaka bir yaratıcının var olduğunu kabul ettiğini söylemişti).

Bebekler saf ve günahsız doğarlar; içlerinde ilahi nur ve barış vardır. Şüphesiz büyüdükçe masumiyetlerini yitirirler ve dünya hayatı içine battıkça -benlik makamı diyelim buna- bu koku da kaybolur.

10 Ocak 2010 Pazar

Pazar Notları


Orta yaşlara adımı attık. Beden çok belli etmese de ruh kendini belli ediyor. Nasıl mı?
Eskisinden daha fazla titizim. Eskiden rahatsız etmeyen dağınıklıklar ve estetik dışı görüntüler şimdi rahatsız ediyor.
Çok konuşanlar, boş konuşanlar, yüksek sesle konuşanlar, küfürlü konuşanlar,dedikodu yapanlar artık rahatsız ediyor. Eskiden etmezdi ya da dikkat etmezdim ediyor mu etmiyor mu diye...
Gençliğin ya da delikanlılık zamanı yapılan fiziki şakalar eskiden pek rahatsız etmezdi, güler geçerdik. Sözle yapılan zeka içeren şakalara geçiş yapamamış insanların yaptığı densizlikler artık rahatsız ediyor.

Avrupa karlar altında, bizde hala sonbahar havaları... Üzülsek mi sevinsek mi?

Mirkelam'ı da Kargo'yu da senelerdir severek dinlerim. Altı ay evvel Kargo'dan Koray ve Serkan ayrıldıktan sonra birleşme kararı almışlar. Çok önemli bir prodüktörle de çalıştıklarını duyunca Hayal Kahvesindeki canlı performanslarını görelim dedik. Sonuç; Mirkelam güzel, Kargo güzel, Mirkelam+Kargo ııh... Belki bunu söylemek için erken ama göze hoş gelen bu güzel birliktelik ilk duyuşta kulağa pek hoş gelmedi. Yeni şarkıları için ilk etapta sıradan diyelim. Belki dinledikçe daha çok severiz.

Ezel... Dizi pek seyretmem ama bu diziyi sevdim. Türk dizler içinde bu kadar ayrıntılı ve özenle hazırlanmış bir senaryo daha önce var mıydı bilmiyorum Eğer varsa kaçırmışım ancak Ezel'in senaryosu çok etkileyici. Geri dönüşlerin (moda tabirle flash-back) bu kadar güzel ve yerinde yapıldığı başka bir yerli çalışma görmedim. Oscar Wide, Francis Bacon, Shakespeare'in özlü sözlerinin diziye serpiştirilmesi ve gençler arasında her bölümden sonra tartışılması hem sevindirici hem üzücü. Dizide verilenlerden bin kat kadar güzelleri klasik kitaplar içinde mevcut. Hadi üşenmeyin de bir yerden şu okuma işine başlayın. Sadakat, intikam, aile, sevgi kavramlarını çokça gözlemliyorsunuz. İnsan kendi adına da dersler çıkarabilir. Seyredin derim ama çok geç kalınmış bir tavsiye sanırım.

Bir kitaptan (ismi lazım değil) çıkardığım sonuç: Hayatta iki şey ile mücadele ediyoruz. Şeytan ve nefs. Yani karşı taraf iki biz biriz. Yardımcıya ihtiyacımız var. Hangi dine mensup olursak olalım inananlar bu ikiliye karşıya mücadele için Allah'tan yardım istiyorlar. Onun yardımı olmadan bu ikiliyle yapacağımız maçta fark yeriz diyorlar. Ya inanmayanlar? O çok güvendikleri akıl ve mantıklarıyla bu ikiliye kafa tutabileceklerine inananlar. Başarabilecekler mi? Şimdiye kadar başaran yok. Belki o ilk olur. Niye mücadele edeyim ki diyenler olabilir. Etme... Görelim bakalım etmeyince ne oluyor... Ya ibret olursun ya örnek...

MFÖ ile bitirelim. Uçtum Uçtum Uç Oldum'dan :

Nerden çıktın karşıma
Uçurdun uzaklara
Baharda yazda kış olunca
Uçtum uçtum uç oldum
Bir topacık suç oldum


Mazhar Olmak


Mazhar Alanson denen efendinin hayatımdaki yeri ayrıdır. Hayata bakışı, tavırları, besteleri ve bu besteler üzerine yazdığı güftelerin etkisi çok fazladır üzerimde. Benim için yaşayan efsanedir. Evet belki örnek olmayacak bazı davranışları da mevcuttur ancak hayranlık işte böyle birşey. Görmüyorusunuz o birçok güzelliğin yanındaki birkaç ufak kırıntıyı...

Onun hayatını derinden etkileyen büyük insan Muzaffer Hoca kesiştiğimiz en büyük noktadır. Allah ona da bana da böyle bir yüce şahsiyeti tanıma imkanı vermiş. Ne kadar şükretsek az. Onu anlatmak ayrı bir yazı değil bir kitap konusu. Onun aşkına Mazhar Bey de özeniyor ben de... O bestelerle iyi kötü ifade etmeye çalışıyor. Bende öyle bir kabiliyet yok ama biz de güncel hayatta bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.

1988'de Diday Diday Day ile Eurovizyona katıldıklarında onbir yaşındaymışım. Bu adamları ilk orada dinlediğimi varsayalım -ki kesin daha önce de dinlemişimdir çünkü Ele Güne Karşı'nın çıkışı 1985'tir-şu an hala bu şarkıyı dinlemekten büyük zevk alıyorsam her zaman söylediğim güzellikteki zamansızlık kavramını yakalayabiliyorum sayelerinde. Neyse biz kitaba dönelim bu ayrı bir yazı konusu...

Kitabın varlığından bir ay önce haberdar olmuş ve Kabalcı'daki yeni çıkanlar bölümünü üç günde bir ziyaret eder olmuştum. Meğer çoktan çıkmış da bizim büyük kitapçıya gelmemiş. Sağolsun hemşire gecenin bir vakti sürprizini getirdi ve kucağıma koydu.

Bu adamı ya da MFÖ'yü beğenmiyorsanız kitap size hiçbir şey ifade etmez baştan söyleyelim. Kitap dediğimiz şey de öyle 200 sayfa oku oku bitmeyen kitaplardan değil. Tarafımdan sindire sindire üç saatte bitirildi ki ben hızlı okuyamam. Bir sürü fotoğraf ve resim var.

Yaptığı şarkıların öykülerini ve bu şarkıları yaparken aldığı ilhamın şifrelerini anlatmış. Bazılarını ben bunu biliyordum diye okurken bazılarını vay be diyerek okudum. Hayranlık katsayısında bir değişiklik yok...

En güzel sürpriz kitabın içinde verilen cd'de. Ondört şarkısını (senelerdir hayal ettiğim gibi) sadece gitar eşliğinde söylemiş. Muhtemelen gitarı da kendisi çalmış. Sabahı beklemeden gecenin ikisinde kendisine gitarımla eşlik ettim... Ah bir de karşılıklı canlı çalabilsem kendisiyle...