24 Nisan 2011 Pazar

Pazar Notları


Nisan'ın son haftasına girmemize rağmen bir türlü baharın gelişine şahit olamadık. Gerçi İstanbul’umuzda bahar pek yaşanmaz, direk yaza geçilir ancak şımarık gönüllerimiz de ağaçların yeşermesini, çiçeklerin açmasını bekler oldu….

Otuzuncu İstanbul Film Festivali de bitti. 231 filmden dokuzuna gidebildim şu yoğun iş temposunda. Seçerek gittiğim bu filmlerden beni en çok etkileyen Ishuguro’nun romanından uyarlama Beni Asla Bırakma ( Never Let Me Go) filmi. İnşallah vizyona girer ve bu fantastik dramı seyretmeyenlere imkan doğar. NTV Belgesel kuşağından ‘Binanız Kaç Kilo Bay Foster?’ ise yaşayan efsane Mimar Norman Foster’in etkileyici yaşam öyküsünü içeren muhteşem bir belgesel. Aman kaçırmayın, hayata dair çok güzel dersler var…

Kahraman Bakkal Süper Market’e karşı oyununda bir bakkal daha Süper Market’e mağlup oldu. Yılların İstiklal Kitabevi teslim bayrağını çekti. Yerine D&R (Diyenar diye okunuyor. Doğan’ın disi, Raks’ın arı) gelecekmiş. Kitabevi son güzelliğini yaptı ve kapanmasına üç gün kala CD, DVD’lerde %50 indirim yaptı. Arşivlerimiz bayram etti…

Kapitalist dünyanın Türkiye’ye önemli yansımalarından AVM’lere (alış ve veriş merkezleri) kendi çapımda savaş açtım. Mecbur kalmadıkça (evet bazen mecbur kalıyorum) cadde mağazalarından alış-veriş yapıyorum, cadde üstü sinemalara ya da restoranlara gidiyorum. Ateşi söndürmeye çalışan karınca misali, en azından yolunda ölürüm…

Mayıs ayı her zaman heyecanları en çok yaşadığım aydır. Çünkü her branşta şampiyonlar belli olur. Bu sezon Fenerbahçe’nin kupaları süpürme ihtimali çok yüksek. Efsane bir sene olabilir. Kadın Basketbol Takımı şampiyon olarak ilk adımı attı. Erkek Voleybol şampiyonluğa çok yakın. Bayan Voleybol takımı en büyük favori. Erkek basketbol ve futbol takımları da bir şanssızlık yaşamazlarsa şampiyon olacaklar ve bence her iki takım da bunu fazlasıyla hak ediyorlar.

Bir de seçim var önümüzdeki günlerde. Tam bir komedi bu demokrasicilik oyunu. Seçim barajının olduğu, dar bölge seçim sistemin olmadığı, parti başkanın sunduğu adayı seçmem gerektiği bir seçim sisteminde kimse demokrasiden bahsetmesin.

Küçük bir tasavvuf dersiyle bitirelim bu yazıyı da. Sultan Gazneli Mahmud ile Ayaz arasında geçen bir hikaye :

Ayaz, Sultan’a çok bağlıymış. Sultan da onu öz oğlu gibi severmiş. Bir gün ikisi oturmuş öğle yemeği yerken, Sultan bir dilim salatalık kesip Ayaz’a ikram etmiş. Ayaz da afiyetle yemiş. Bir müddet sonra Ayaz’a bir dilim daha kesip ikram etmiş ve Ayaz’ın iştahını görünce dayanamamış kendine de bir dilim kesmiş. Fakat Sultan’ın kestiği dilimi ağzına atmasıyla tükürmesi bir olmuş. Çok acı, tatsız, berbat bir salatalıkmış!

Sultan, Ayaz’a sinirlenerek bağırmış ve iştahla yiyerek kendisini kandırdığını söyleyince, Ayaz, ‘Aman Sultanım; elinden bunca lezzetli lokma yemişim, zevk-u sefa görmüşüm; bir lokma acı salatalığa yüz buruşturur muyum? Hem senden gelen her şey bana lezzetlidir.’ demiş.

Ayaz’ın Sultan’a duyduğu aşk-ı muhabbet ve minnettarlığı biz de Allah’a karşı duyabilirsek ne ala….

22 Şubat 2011 Salı

Ahmet Davutoğlu


Elbet belli bir siyasi görüşüm var ancak uluorta bunları paylaşmam. Paylaşmayı da doğru bulmam.

Ancak şu anki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun siyaset üstü duruşu, sığ politikadan kaçınması son yıllardaki politikacı profiline ters. Hiperaktif hali, kimilerine olağanüstü gelirken, kimilerine göre bunun tam tersi; hayal peşinde koşmak, hatta ülkeyi uçuruma sürüklemek ile bağdaştırılıyor.

Bence günümüzün en değerli düşünürlerinden Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç’ın güzel bir sözü var : Ya bilgeler kral olmalı, ya da krallar bilge olmalı.

İşte beğenin beğenmeyin bence Davutoğlu bilge bir adam. Biyografisine internetten ulaşmak çok kolay. Okuduğunuzda oturduğu koltuğa ne kadar hak ederek geldiğini gayet iyi anlıyorsunuz. Kıskanılacak bir kariyere sahip.

‘Stratejik Derinlik’ adlı efsane kitabını herkese tavsiye ediyorum. Dış politikanın alfabesini bu kitapta bulabilirsiniz.

Dışişleri bakanı olmadan önce Taraf Gazetesinde her gün yayımlanan 20 soru köşesindeki cevapları aşağıya yazıyorum. Neden bilge dediğim sanırım daha iyi anlaşılacak.

En sevdiğiniz kelime nedir?

Hikmet

Nefret ettiğiniz kelime nedir?

Nefret

Ne sizi heyecanlandırır?

Tarihin içinde akmakta olduğum hissi

Heyecanınızı ne öldürür?

Bu akışın ritmini kaybetme korkusu

En sevdiğiniz ses nedir?

Çocuk sesi ve gecenin karanlığında derinden gelen bir ney sesi

Nefret ettiğiniz ses?

Münasebetsiz vakitlerde çalan cep telefonu

Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?

Cellatlık

Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?

Kendim olmayı tartışmayı haddi aşmak olarak görürüm

Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?

Savaşmaya hazır tarafları durdurabilecek bir ikna yeteneği

Nerede yaşamak isterdiniz?

Her sabah kalktığımda güneş doğarken Kudüs, Medine ve İstanbul’un tarihi siluetini aynı anda görebileceğim bir mekanda

En önemli kusurunuz nedir?

Birçok işi aynı anda yapabilme hırsıyla zamanı idare edememek ve aileme yeterince vakit ayıramamak

Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?

Yoğunlaştığım teorik bir çalışmanın en kritik aşamasında kağıdı ve kalemi terk ederek alabildiğince yürümek

Kahramanınız kim?

Üzerinde herhangi bir kul, hayvan, bitki hakkı olmadan ruhunu teslim eden sıradan bir insan

En çok kullandığınız küfür nedir?

Eğer küfürse “densiz”

Şu anki ruh haliniz nasıl?

Metafizik dinginlik ile tarihi yaşama coşkusunun oluşturduğu iniş-çıkış

Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?

Mahiyet sahibi olmadan erdemli, özgüven ve izzet sahibi olmadan onurlu olunamaz. bir problemi görme yeteneğine sahipsek o problemi çözebilme kudretine de sahibizdir.

Mutluluk rüyanız nedir?

Çocuklarımın ve öğrencilerimin insanlara faydalı eserler verdiğini görebilmek

Sizce mutsuzluğun tanımı?

Varoluşuna anlam verememek

Nasıl ölmek istersiniz?

Ders verirken

Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı’nın kapıda size ne söylemesini istersiniz?

Dağların üstlenmekten çekindiği emanetin hakkını verdin ya kulum! cemalimde varlığın ezeli ve ebedi anlamını keşfedebilirsin.

20 Şubat 2011 Pazar

Deplasmanda Taraftar Olmak



Yazacak o kadar çok şey varken, uzun bir aradan sonra çoğu kişiye boş gelecek (ki bence de o kadar dolu bir şey değil ancak zayıf karnımın futbol olduğunu itiraf ediyorum) bir yazıyla dönüyorum.

Konumuz deplasman takım taraftarı olmak.

Üç çeşit deplasman maçı vardır : Yurt dışı, Şehir Dışı ve şehir içi (derbi).

Takımınızın evindeki her maça gidiyorsanız, bir süre sonra farklı heyecanları aramaya başlarsınız. Deplasman maçlarına gitmek işte böyle sızıverir hayatınıza.

Havası apayrıdır bu maçların evdeki maçlardan. Takımdaşlarınızla olan birlik beraberlik evdekinden farklıdır. Evde her maç görüp selam vermediğiniz adamı, deplasman maçında görünce hemen sohbete başlar ve bir daha hiç bitmeyecek sohbetin ilk tohumlarını atarsınız.

Deplasman yolculukları bu işin en zevkli kısmı denebilir. Sohbet, muhabbet, yeni besteler, molalarda yaşanan hadiseler, atışmalar. Uyuyanlar, içenler, sevgililer, öğrenciler, karılarının dırdırından kaçan kocalar…

Gidiş her durumda güzeldir de, dönüş maçta alınan skora göre değişir. Galip gelinmişse, keyifler yerindedir. Şarkılar türküler söylenir, şımarık çocuklar gibi sağa sola sırnaşılır. Ama istenen skor alınmamışsa bir sinirle vasıtaya binilir (otobüs, uçak, araba vs), birkaç kişi takıma, yönetime, taraftara bağırır çağırır ve sonra sessizlik içinde dönülür.

Gittiğiniz şehri dolaşma imkanınız olursa bir taşta iki kuş vurmuş olursunuz. Yörenin güzel lokantası keşfedilir. Güzel yemek yenir. İmkan varsa eve birkaç hatıra alınır.

Maça girişte uzaktan geldiğinizi şehirdeki diğer renkdaşlarınıza hissettirirsiniz. ‘Sizin bizden öğreneceğiniz çok şey var’ havası verilir. Hatta bir kısım, onları muhatap bile almaz…

Derbi maçları ise bence bu işin en üst noktada hissedilebileceği yerdir.

Bilet bulmak büyük sıkıntıdır. Onbinler gitmek ister ancak sadece bir-iki bin kişi gidebilir.

Olağan üstü güvenlik önlemleriyle stada girilir. Çok tehlikeli yaratık muamelesi görülür. Polis kordonu stad kapısından girene dek devam eder.

Fazla bilet satılması ya da biletsiz girenler sayesinde tıklım tıkış maçı seyredersin. Oturma şansın pek yoktur. Hele ki tuvalet ihtiyacın gelmişse vay haline.

Deplasmanda atılan golün sevinci bu işin bence nirvana noktasıdır. Hayatta pek az ‘anlık’ sevinç buna benzer. Onbinler sus pus oturup yıkılmışken yaşanan sevincin tarifi pek zordur.

Yenen golün acısı da atılandaki sevinçten az değildir. Onbinler etrafında sevinirken senin golün yıkımını sadece bir avuç insanla paylaşman acını dindirmeye yetmez.

Maç öncesi, devre arası, maç sonrası ve gollerden sonra rakip takım taraftarıyla toplu ya da münferit olarak atışılır.

Galip gelmişsen bu maçın senin için önemi başka olmuştur. Seneler sonra bile sanki bir gün önce oradaymışsın gibi anlatırsın maçı ballandıra ballandıra. Mağlup olmuşsan fazla konuşmak istemez ve maçta olduğunu pek dile getirmezsin.

Maçın skoru ne olursa olsun en az bir saat stad içinde bekletilirsin. Galipsen problem yoktur. Ama mağlupsen geçen dakikalar işkencedir.

Yarın Beşiktaş’la İnönü’de (pardon Fiyapı İnönü) maçımız ve ben 1600 şanslı Fenerbahçe’liden biriyim. Bu anlattıklarımı senelerdir yaşamama rağmen sanki ilk defa derbi deplasmanına gidiyormuş heyecanı içerisindeyim.

Yazıyı Footbal Factory filminin efsane repliğiyle bitirelim :

What else are you gonna do on a saturday? sit in your fuckin' armchair wankin' off to pop idols? then try and avoid your wife's gaze as you struggle to come to terms with your sexless marriage? then go and spunk your wages on kebabs fruit machines and brasses? fuck that for a laugh! i know what i'd rather do. tottenham away. love it!

* Fotoğraf 19 Mayıs 2007 GS-FB maçından. Maç skoru 1-2 ve oradaydım. Küçük bir bilgi: 17 mayısta tezkeremi alıp 18 mayıs'ta basketbolda deplasmanda Galatasaray'ı yenip finale yükselmiştik. Fenerbahçe'li olarak on kişiden fazla değildik... 155 gün sonunda iki deplasman derbisinden galibiyetle dönmenin keyfini az çok anlatabilmişimdir inşallah..


18 Aralık 2010 Cumartesi

Stephen Hawking'den


Yaşayan en önemli bilim adamlarından Cambridge Üniversitesi kozmoloji bilimcisi Stephen Hawking'in evren hakkındaki görüşlerine bir bakalım. Sonra düşünelim: Bu dünyaya neden geldim? Nereye gidiyorum? Ne olacağım?

' Bizler nereden geldik? Evrenin yaratılışı nasıl gerçekleşti? Evren niçin şimdi olduğu gibi bir özelliğe sahip? Acaba gün gelecek Evren bir sonla mı karşılaşacak?'

' İşte bütün hayatım boyunca karşı karşıya kaldığım böylesine heybetli sorularla uğraşarak bazı bilimsel sonuçlara ulaştım. Eğer sizler de benim gibi gökyüzünün ihtişamlı görüntüsünü izlemiş ve orada neler olup bittiğini merak etmiş, örneğin Evrenin ne olduğu, nasıl yaratıldığı, hangi şartlarda bugüne geldiği gibi kendi kendinize basit sorular sormuşsanız, aynı soruları kozmoloji uzmanları da soruyorlar ve tatminkar cevap arıyorlar.' v

' Geçtiğimiz 100 yıldan beri sürdürüle gelen çeşitli gözlem,araştırma ve hesaplamalar sonucu artık öğrendik ki, bizler dünya adını verdiğimiz gezegen üzerinde, Güneş merkezli bir sistem içinde bulunmaktayız. Bu sistem de Samanyolu olarak adlandırdığımız bir büyük, çok büyük bir galaksinin içinde yer alıyor. Bu galaksi içinde Güneş gibi 200 milyar daha Güneş mevcut. Bizim galaksimize benzer Evrende daha 100 milyarlarca galaksi var. Ucu bucağı olmayan, sırlarla dolu uzayın genişlediğini, Evrenin Big Bang denilen bir başlangıcı olduğunu, kara deliklerin varlığını, karanlık maddelerle dopdolu bir kainat içinde yaşadığımızı, hatta bir Büyük Çatırdı (Big Crunch) ile kıyametin oluşacağını biliyoruz. Gördüklerimizi anlamayı ve öğrenmemiz gerektiğini de artık biliyoruz.''

15 Aralık 2010 Çarşamba

Yılın Adamı Julian Assange


Time dergisinin her yıl düzenlediği Yılın Kişisi anketinin sonuçları bugün açıklandı.

Dergi editörleri ödüle halk oylamasının favori isimlerini değil Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg'i layık gördü.

Yapılan halk oylamasını ABD Dışişleri Bakanlığı'na ait gizli belgeleri yayımlayarak dünyayı sarsan Wikileaks sitesinin kurucusu Julian Assange, birinci sırada tamamlamıştı.


Bu kişi ve internet sitesi hakkında bir kaç bilgi verip fikir yürütelim :

1971 Avustralya doğumlu Assange. Problemli bir çocukluk dönemi geçirdikten sonra 20'li yaşlarda bilgisayar korsanlığından hüküm giymiş. Suçunu kabul edip bir daha yapmayacağına söz verince ceza almaktan kurtulmuş.

30'lu yaşlarını başında Melbourne Üniversitesi'nde matematik ve fizik kurslarına katılıyor. Buradaki bir öğretim üyesiyle çok ilgi gören Underground adlı kitabı yazıyor.

Kitabı http://www.xs4all.nl/~suelette/underground/Underground.pdf adresinden indirip okuyabilirsiniz.

Çevredeki arkadaşları tarafından ağzının sıkı olduğu söylenen Assange aynı zamanda iyi bir gezgin. Zamanının büyük kısmını İsveç'te geçirse de sürekli dünyayı dolaşıyor.

Aslı Alber isimli bir Türk yazılım uzmanıyla (biraz kurcalayınca enteresan bir kişi olduğu belli oluyor) iki yıllık beraberlikleri olmuş.

2006 yılında wikileaks.org internet sitesini kuruyor. Wiki, İngilizce ‘What I Know Is...’in kısaltması. Türkçesi, Bildiğim Odur Ki…
Sitenin kaç çalışanı olduğu bilinmiyor ancak bir söylentiye göre beş sürekli çalışan eleman ve dünya çapında sekiz yüz gönüllü çalışanı bulunuyor. Örgütten ziyade bir birliktelik gibi... Nerede oldukları bilinmiyor.

Açıkladıkları belgelere, genelde hükümetleri ya da çalıştıkları şirketleri cezalandırmak isteyen köstebek çalışanlar sayesinde ulaşıyor. Bu yüzden yayınladıkları belgelerin gerçekliğinde bir şüphe yok. Örneğin dünyayı sarsan son vakanın başrolünde 23 yaşında Amerikalı bir er var. Bradly Manning isimli arkadaşımız orduda istihbarat analistiyken, artık şeytana mı uyuyor yoksa bir şeye mi kızıyor bilinmez 270 diplomatın 251 bin küsur adet gizli yazışmasını cd'lere kopyalıyor.

Belgelerden 25 bin adedi ortaya çıkması durumuda ABD ile diğer ülkeler arasındaki ilişkilere ciddi zarar verebilecek’ (Secret) ya da ‘hiçbir biçimde yabancı ülke temsilcileri tarafından görülmemesi gereken’ (Noforn) seviyesinde belgeler. Top secret olacak belge yok. Sonuçta 3 milyon kişinin bağlanabildiği bir ağdan bu bilgileri kopyalıyor.

Yalnız bu arkadaş Assange gibi ağzı sıkı biri değil. Bu yaptığı işi bir arkadaşıyla chat yaparken anlatıyor. O arkadaş da ayıp ediyor ve arkadaşını ihbar ediyor. Manning şuan tutuklu ve yargılanmayı bekliyor.

Evet genel durum bu... Belgelerin gerçek mi sahte mi olduğu hiç konuşulması gerek bile görülmüyor. Ancak bilgiler, diplomatların kulaktan dolma ya da gerçek bilgilere dayanarak edindikleri bilgiler. O yüzden inandırıcılıkları göreceli.

Şahsi fikrim dünyada anarşist ruhlu 'hacker' olduğu gibi iyiliksever olanları da var. Assnage da bunlardan biri. Eğer emellerine ulaşırsa çağımızın kahramanı olabilir.

Onu yok etmek isteyenler çok bilinen bir yola başvurdular ve cinsel taciz suçlaması ile tutuklattılar. Biraz olayın ayrıntılarına bakıyorsunuz ve olayın tamamen komedi olduğunu anlıyorsunuz. Dün kefaletle serbest bırakıldı. Kefalet ücretini kim ödedi diye düşünürken Michael Moore, Ken Loach gibi aydın şahsiyetlerin ödediklerini öğrendim ki bu çok olumlu bir şey...

Bakalım bundan sonra bu süreç nasıl ilerleyecek? Komplo teorileriyle uğraşan ve okumayı seven insanlar için bir hazine olan son belgeler adeta bir umman. Yenileri ne zaman açıklanacak merakla bekleniyor....

Sürecin ne getireceği bilinmez ancak ABD her durumda bu işten zararlı çıkacak. Az mı çok mu göreceğiz...

14 Kasım 2010 Pazar

Pazar Notları


Etrafımı seyrediyorum. Bazıları, geçici tatminler peşinde koşup, onları yakaladıktan sonra sıkılıp yeni geçici tatminler peşinde koşmaya başlıyor. Sonuç olarak da ne yaparsa yapsın hiçbir şeyi beğenmez bir hal içine düşüyor... Peki hayat bu mu? Bu peşinde koştuklarımıza ulaşanlar mutluluğu, huzuru yakalamışlar mı?

Batının akil ya da bu dediklerimden artık tatmin olamayan insanları, artık pes etmiş, yeni arayışlar peşinde. Yeni tatmin unsurları arıyor onu mutluluğa ve huzura erdirecek. Bunun için doğuya gidiyor. Doğudaki mistisizmde arıyor hayatının anlamını.

Doğu ise batı gibi olma derdinde. Mutluluğun eşyada olduğunu, anlatanlara kanıyor. İçi boş ama dışı son derece süslü o parıltılı dünyaya. Kanmamak da kolay değil hani. Çok süratli ışıl ışıl arabalar, lüks evler, bitmek tükenmek bilmeyen teknolojik ürünler vs. Bunları görüp tatmadan elinin tersiyle itmek de her kişinin yapacağı bir iş değil...

İşte bu minvalde İstanbul bize çok karışık bir hayat sunuyor. Coğrafi ve siyasi açıdan doğu ile batı arasında bir köprü olduğunu, ilkokuldan beri bildiğimiz bu şehir bize bu anlattığım durum ile ilgili iki kapıyı da açan bence dünyadaki tek şehir. Son on yılda yapmış olduğu atılımla batının, yüzyıllardır sahip olduğu kültürel ve manevi mirasla doğunun, nimetlerinin bu kadar iç içe ve bu kadar yoğun hissedildiği başka bir şehri dünyada gösteremezsiniz.

Evet... İstanbul'da yaşayanlar... Çok şanslıyız... Şehir bize iki dünyayı da sunuyor. Bu iki dünyadan da istifade eden var, sadece birinden istifade edip diğerini yok sayan da. İnsanlar arayış içinde dünya üzerinde dolaşırlarken biz bu dolaşımı şehrin içinde yapabilecek durumdayız. Bir büyüğümün dediği gibi : Görene, köre ne...


24 Ekim 2010 Pazar

Derbi Günü


Bir derbi günü öncesi ve derbi gününde bir fanatiğin dünyasında neler olur?

Günler önceden, derbinin hangi gün ve saatte oynanacağının açıklanması beklenir. Zira tüm programlar buna göre yapılacaktır.

Maça gitmek isteyip, kombinesi olmayanı bir stres basar acaba 'bilet alabilecek miyim' diye. Belki de kombine alanların bir kısmının alma nedenleri, derbilerde bu stresi yaşamamak içindir.

Günler öncesinden diğer takım arkadaşlarından tacizler başlar. Karşılık verilir ya da verilmez. Bu kişiye göre değişir.

Derbi havasına bir önceki maçın bitiş düdüğüyle girilir. Minimum altı günlük bu süreç, bir fanatik için işkencedir.

Derbi öncesi hafta; işler çok yoğun olsun, sıkıntılar dertler olsun yine de aklın bir köşesinde maç düşünülür. Her gece yastığa baş konulduğunda 'dört gün kaldı, üç gün kaldı' denir.

Maç gününün öncesinin programı günler önce yapılmıştır. Saat kaçta kimle ya da kimlerle nerede buluşulacak, nasıl gidilecek, ne yenilecek, ne içilecek?

Ne giydiğin de mühimdir? Uğurlu forma, uğurlu mont, uğurlu atkı ya da bunların yenileri. Ya da daha önce giydiğin ama çok sevdiğin bir şeye bu maçla son bir şans verme durumu...

Maç günü ve öncesi futbolla pek alakaları olmayan arkadaşlarının seni araması ve maç hakkında konuşması, kiminin dertleşmesi, kiminin fanatik olmana acır bir halde seninle dalga geçmesi... Sen de bir yandan dinler bir yandan onlar için üzülürsün. Nasıl böyle bir zevkten mahrum oluyorlar diye...

Basının her türlü organından takım hafta boyunca takip edilir. Kimler antrenmana çıkmadı, kimler yarıda bıraktı, hoca kiminle antrenman sırasında özel olarak görüştü. Maç önce kafada kadro yapılacağı için önemlidir bu ayrıntılar.

Maç gecesi uyku tutmaz. Uyunabildiyse da erkenden uyanılır.

Takımına karşı olan sevgin ve karşı takıma olan nefretin artık senin duygularının üst noktaları nereyse oralardadır.

Bir önce oynanmış maçta yaşanan haksızlıklar hatırlanır ve intikam almak gerektiği etrafa iletilir.

Stada her zamankinden daha erken gidilir ya da televizyonun başına her zamankinden daha önce oturulur.

Takım sahaya çıkana kadar yaşanan stres ve heyecan, takımın çıkış tünelinde görülmesiyle en üst noktaya çıkar ve haykırarak bu stresin bir kısmı boşaltılır.

Hakemin başlama düdüğüne kadar dualar edilir ve etrafındaki arkadaşlarınla savaş öncesi son defa vedalaşır gibi sarılınır.

Maç başlayınca da hafızada 'record' düğmesine basılır. Her an senin için tarihi bir andır ve unutulmaması gerekir.

Devre arası skora göre değişir. İki takımın da nasıl oynadığı görülmüştür. Etrafındakilerle değerlendirmeler yapılır. Şu girmeli, şu çıkmalı vs. İkinci devre bir an önce başlasın istenir.

Yenen golün de atılan golün de tarifi mümkün değildir. Nasıl anlatsam boş. Yaşayan bilir. Bence futbolun bu kadar sevilmesinin ana nedenlerinden biridir.

Bu heyecan, yaş ilerledikçe bile değişmez...