27 Ocak 2010 Çarşamba

Türkiye Nüfusu


Türkiye İstatistik Kurumu adrese dayalı tespit ettiği sonuçlara göre nüfusumuz 72 milyon 561 bin . Bunların 36 milyon 462 bini erkek, 36 milyon 98 bini kadın.

Ancak makas, elli beş yaşından itibaren kadınlar lehine açılmaya başlıyor. Yaş ilerledikçe kadınların sayısı erkeklere göre katlanıyor. 90 yaş üstü nüfusta 16 bin 465 erkeğe karşın, 50 bin 365 kadın var. 85-89 yaş arası grupta 70 bin 842 erkeğe karşılık 140 bin 725 kadın yaşıyor.
Nüfusun ortalama yaşı 28,8 (erkeklerde 28,2 kadınlarda 29,3).
Ey Türk Erkekleri! Bu verileri iyi okuyun iyi yorumlayın....

En kalabalık ilk üç şehir :

İstanbul : 12 milyon 915bin

Ankara : 4 milyon 650 bin

İzmir : 3 milyon 868 bin

Nüfusu en az üç il :

Bayburt : 74 bin 710

Tunceli : 83 bin 061

Ardahan : 108 bin 169


24 Ocak 2010 Pazar

Pazar Notları

Gelecek, geliyor, Sibirya soğukları geliyor derken sonunda geldi. Evet soğuk tamam da abartmaya pek meraklı medyamızın şu panik yaratma sevdasına kim dur diyecek? Ukalalık gibi olmasın ama Moskova'da, Prag'da, Edinburgh'da bu soğuğun on kat soğuğunu gördüm. Zaruri olmadıktan sonra dışarı çıkma lüksümüz ortadan kalkıyor o kadar... Herşeyi zamanında yaşayalım... Kışın kışı yazın yazı...

Afyonumuz futbolsuz ellerimiz titriyordu. Lig başladı da kendimize geldik. Bu oyun soğuk havada güzel derim hep... İdeal zaman; serin hatta biraz soğuk bir havada (bere ve atkı takılmalı) cumartesi 14-15 civarıdır. Cuma akşamı oynanan maçın, az seyirciye rağmen sahadakilerin birbirleriyle ve zeminle mücadelesi, bizim takımın galibiyeti ile sonuçlanarak futboldan aldığımız zevki daha da arttırdı. Neyin ne zaman nasıl olacağı belli olmayan sürprizi bol bu oyun bize son onbeş dakikasında umut, sevinç, şaşkınlık, panik, intikam, zafer duygularını yaşattı. On beş dakikada bu kadar duyguyu bir arada yaşatan başka bir aktivite varsa beri gelsin... Futbolu sevenleri anlamayanlar lütfen bu pencereden bakın. Bu zehrin panzehirini biliyorsanız söyleyin de biz de kurtulalım bu eziyetten. Çünkü sefadan çok cefası bol...

Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'umuz kara büründü. Dün çoğu yerde sabah saatlerinde elektrik ve doğalgaz yoktu. Ana arterleri tuzlyan belediye affedilmez bir hata yaparak metrobüs yolunu tuzlamamış ve ototbüsler yolda kalmış. İstanbul'um bunları hak etmiyor. Kültür başkenti değil bana göre (Napolyon'a göre de) dünyanın başkenti olmaya layık bir yer. Ancak tüm bu modernleşme çabaları içinde altyapıyı hala düzeltememiş bir belediye var. Yedi yıldır işin başındaki zat bence iktidarın en büyük talihsizliği. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinden doktorası olan bir başkansın ve hala Taksim meydanından belediye otobüsü kaldırıyorsun. Tez kellesi vurula...

Bu seneki gezi turlarımızda hedeflerden biri ortadoğu. Çok merak ettiğim bu kültürün bir kapısından girmek gerekiyor artık. Halep, Şam, Kudüs, Tahran ve tabii ki Mekke... Kısmet diyelim...

Mercan Dede'nin son albümü 800'ün son parçası Neredesin? Defalarca dinliyorum son günlerde sıkılmadan... Şiddetle tavsiye edilir.

Hz. Mevlana ile bitirelim : İnkar eden ile inananın birliği, ten bakımındandır. Bedenler, ağızları kapalı testilere benzerler. Her testide ne var? Sen ona bak. O beden testisi, abı hayatla doludur; bu beden testisi, ölüm zehriyle. İçindekine bakarsan padişahsın, dışına bakarsan yolunu azıttın gittin...

20 Ocak 2010 Çarşamba

Whatever Works


Woody Allen filmleri, mütevazi film koleksiyonumun bir kısmını oluşturur. Her filmini zevkle seyrederim. Vizyondaki son filmi Whatever Works (kim kiminle nerede?) de bu filmlerden biri...

İnsan ilişkilerine dair ortak tutumun düşüncelerini kaale almadığını, ilişkilerinde kimseyi kendi duygu ve düşüncelerinin baskısı altında bırakmayan bir doğaya sahip olduğunu her filminde göstermeye ve her fırsatta birbirine karışan diyaloglarında iğneleyici ve esprili bir dille kendini ifade etmeye çalışmış, bu şekilde günlük hayatın anlamsız rutinliğini ve bu rutinliği oluşturan ayrıntıları irdelemiştir.

Bu film de yönetmenin tipik filmlerinden biri (tabi Match Point ve Cassandra's Dream gibi olağanüstü yazılmış ve kurgulanmış gerilim filmlerini ayrı bir kenara koyuyorum). Film boyunca hayatı sorgular 'şu ne kadar saçma, şu çok anlamsız' der, filmin sonunda da 'en iyisi fazla kafana takma, hayatı akışına bırak' mesajı verir. Bu filmde de aynısını yapıyor. Son filmlerini Avrupa'da çeken yönetmen, bu filminde çok sevdiği şehri New York'a dönüş yapıyor.

Seinfeld'in yapımcısı ve senaristi daha sonra Curb Your Enthusiam dizisinin herşeyi Larry David filmde başrolde. Pek ısınamadığım bir tip ama zeki, huysuz, yaşlı karakterine uymuş. Yine de Woody Alen'in oynamasını tercih ederdim.

Büyük şehire gelince düştüğü heyecanla ana karaktere (Larry David) aşık olan sarışın kız (Rachel Wood), sürekli kafelerde takılan büyük şehirlerin sanat insanları, sonradan görme şehir insanları, dejenere ilişkiler, kapitalizmi aşağılayan kesitler var filmde. Kapitalizm aleyhine bu kadar repliğin döndüğü filmde özgürlük heykelinin güzelliği üzerine de bir selam çakmış Bay Allen. Sistemi eleştirip sistemden de beslenirim felsefesine devam etmiş kısacası ama her zamanki gibi izlenesi renkli, zekice bir filme de imza atmış.

Tavsiye ederiz efendim...



19 Ocak 2010 Salı

Herşeyden Biraz...


Herşey hakkında bilinmesi mümkün olan herşeyi bilerek külli bir bakış kazanmış olmuyoruz gerçi. Yine de, herşey hakkında bir parça malumat sahibi olmamız gerekiyor. Çünkü, herşeye ilişkin bazı şeyleri bilmek, bazı şeyler hakkında herşeyi bilmekten çok daha iyidir. Böyle bir külli bakış daha hoştur. İkisine birden sahip olunması, herşeyin herşeyiyle bilinmesi elbette daha da iyi olacaktır; fakat, bir tercih yapmamız gerekirse, seçmemiz gereken şık, herşeye ilişkin birşeyler bilmemizdir. Dünya bunu biliyor ve böyle yapıyor. Dünya çoğunlukla iyi bir yargıçtır çünkü.

Bu sözler benim değil, büyük düşünür Pascal'ın sözleri. Katılırsınız katılmazsınız ancak gereksiz bilgiler çöplüğüne sahip benim gibiler için umut verici...

Bir de şöyle bir durum var. Bitirmemiz gereken bir işe kolaydan mı başlamak gerekir zordan mı? Feylesofların görüşlerini bulursam paylaşacağım...

17 Ocak 2010 Pazar

Pazar Notları


Daha yeni yeni havalar soğumaya başladı. Şiddetli bir soğuk havanın bu hafta geleceğini söylüyorlar. Herkes şikayetçi. İnsanoğlu nankör işte. Yazın sıcaktan bunalır şikayet eder, kışın soğuktan donar şikayet eder...

Bu domuz gribi işi ne oldu şimdi? Bitti mi? Nasıl bitti? Herkes aşı oldu ve salgından ülkece kurtulduk mu? Kimi kandırıyorsunuz? Bir oyunlar döndü bu işte. Dünya sağlık örgütü bu işin ilaç fabrikalarının işi olabileceğini açıkladı. Tam bir skandal. Halkı yönlendiren medya, bir anda döndü ve pardon yalanmış bu işler dedi. Garibim halkımız da kime inanacağını şaşırdı. Benden tavsiye inandığınız ve güvendiğiniz kişilerin bilgilerini dinleyip kendinize bir sonuç çıkarın. Her durum için bu böyle...

Aşık olduğum şehir İstanbul bu sene Avrupa'nın Kültür Başkenti oldu. Benim gönlümün başkentini dünyaya ne kadar anlatabileceğiz bakalım. Bence gayet güzel bir açılış yapıldı. Halkla iç içe ve halktan kopuk olmayan bir açılış. İnşallah devamı gelir. Bir türlü kıymenitini bilemediğimiz şu şehir hakkında nefret kusan sözler sarfedenleri duyar duymaz o kişiden uzaklaşmaya çalışıyorum. Hayatta başarılar kendisine... Selametle...

Hiç canlı mehter takımı dinlediniz mi? Sevmeseniz de bir kere dinleyin. Her pazar Harbiye Müzesi bahçesinde, her cumartesi Sultanahmet meydanında konser veriyorlar.

Günde en az on tane aldığımız sms reklamlarından kurtulma imkanımız artık var. Turkcell aboneleri 444 0 535 i arayarak reklam almak istemediklerini söyleyerek bu illetten kurtulabilirler.

Muhsin Ertuğrul Sahnesinin yıkımından önce önünde eylem yapanlar bir özeleştiri yapacaklar mı? Eğer yapmazlarsa daha sonra yapacakları eylemlerin tutarlılığını tartışmayacak mıyız? Ön yargıları yıkalım artık. Sizin yüzünüzden her sene en az üç konser iki oyun izlediğim ve çok sevdiğim AKM büyük salonunda bir etkinliğe katılamıyorum.

Üç yaşında en sevdiği oyuncağını her yere yanında götüren çocuklar gibi Mazhar Alansonun kitabından çıkan cd'yi hep yanımda taşıyorum. ne olacak bu halim?

Yunus Emre ile bitirelim :

Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek, seni
Ben yanarım dünü günü, bana seni gerek seni.
Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim,
Aşkın ile avunurum, bana seni gerek, seni.


Mercan Dede Konseri


Kimileri etnik müzik kimileri dünya müziği kimileri de New Age diyolar bu müzik türüne. Ben ayırt edemiyorum aralarındaki farkı. Her ne olursa olsun bu müziği çok seviyorum.. İnsanı kısa bir zaman da olsa kendi dünyasından alıp başka dünyalara götürüyor. Müzik dinlemenin de amacı o değil midir zaten. Tefekkür etmek... Kendinle, etrafındakilerle, hayatla...

Mercan Dede bu işi Türkiye'de en iyi yapanlardan biri. Dünya müziği sektöründe hatırı sayılır bir saygınlığı var. Verdiği mesaj, müziğinin diliyle o kadar net ki. Müzik üstüne söz yazmaya gerek yok. Sadece huzur ve barış istiyor.

Dün akşam İstanbul Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamındaki Sultanahmet meydanındaki konserine gittik. İki senedir canlı dinleyemiyordum, özlemişim. Sahnesi değişmiş. Türk müzik aletlerinden oluşan genç bir orkestra üstada eşlik ediyor. Çok başarılılar. Semazenler konserlerinin olmazsa olmazı.

Ayasofya meydanında dinlemek ayrı bir zevk. Dünyada eşine rastlamadığım güzellikteki bu meydanda, kalplere üflenen neyin sesi, iliklere işleyen soğuğu hissettirmiyor.. Bir saatin nasıl geçtiğini anlayamadık.

Günümüz Türk müziğinin en değerli kişilerinden Mercan Dede'ye saygım sonsuz. Başarıyla müziğimizi dünyanın dört bir yanına götürüyor. Kültürümüzü tanıtıyor... Sağolsun varolsun...

Merak edenler için; www.mercandede.com adresinden müziklerini dinleyebilirsiniz.

Son Günlerde Fenerbahçe


Kulüpteki her adımı takip eden binlerce kişi var. Bunlar da görüyor ki 100. yıldan sonra kulüpte varolan huzursuzluk, diken üstünde yürüme, her geçen gün daha da artıyor. Bir başarı gelirse bu huzursuzluklar unutuluyor ya da rafa kaldırılıyor. Başarı gelmezse de birileri tarafından unutturuluyor. Bir taraftar açısından hiç hoş bir durum değil.

100 yılı aşmış bir tarihi olan kulübün diğer kulüplerden bazı farkları olması gerekir. Sporcularının, kulübe geldiklerinden itibaren, o zamana kadar ki hal ve hareketlerini bir kenara bırakıp Fenerbahçe sporcusunun olması gerektiği hal ve hareketleri benimsemesi gerekir. Bunu bizim kulüpte pek göremiyoruz ancak bunun tam tersini daha fazla görür olduk futbol şubesinde. Yani bırakın Fenerbahçe'yi özümsemeyi, gelen adam kendi hal ve hareketlerini Fenerbahçe'ye empoze etmeye çalışıyor.

İşte burada askeri disiplin ile iş disiplini arasındaki fark devreye giriyor. Önder ve Kazım'a gece hayatları ya da yaşadıkları olaylar yüzünden kulüp bulmaları isteniyor. Diğer futbolculara 'ayağınızı denk alın' mesajı iletiliyor. Aman ne güzel!

Gökhan Ünal transfer edildi. Bu futbolcu sezonda otuz gol atsa ne olur? Fenerbahçe'ye böyle onlarca oyuncu geldi gitti. İnşallah mahçup olurum. Sembol bir oyuncu camiamıza gelmiştir.

Spor Sergi Sarayında seyrettiğim ilk maçlardan birinde yanımda Hüsnü Çakırgil oturmuştu ve daha Fenerbahçe'ye transfer olmamıştı. Düşünün ne kadardır basketbol takımını takip ettiğimi. Yirmi yıldan fazladır takip ediyorum, ben bu kadar kimyası bozuk ve hocasına inanmayan bir Fenerbahçe takımı görmedim. Başarısızlıklar yaşanır ama bu imkansızlıklardan dolayıdır. Basketbol takımı maddi sıkıntılarına rağmen sahadaki mücadelesi ile hep bize 'futbolcularda da böyle mücadele isteği olsa' dedirtmiştir. Yaşanan bu kadar hezimet derecesine varan mağlubiyetlerin ve başarısızlıkların onda biri futbol şubesinde olsa bugün teknik kadrodan bir kişi kalmamış hatta bazı futbolcular kadro dışı bırakılmış olurdu. Peki neden basketbol için bu geçerli olmuyor? Demek ki ortada başka bir işler dönüyor. Bizim aklımız ve saf taraftar kimliğimiz sizin bu kurnazlıklarınızdan anlamaz diyelim. Ama sakın bizim duygularımızla oynayıp 'taraftarımızın desteği, taraftarın isteği vs' hamasi laflarla kendi çıkarlarınıza alet etmeyin. Tarih sizi de sorgulayacaktır.

Bu kadar kirliliğin arasında Bayan Voleybol Takımımız efsane bir yıl yaşatıyor bize. Dün Galatasaray'ı 3-0 ile geçtiler ve hala Türkiye liginde set vermediler. Voleybolda böyle şeyler pek yaşanır mı bilmiyorum ama bu spora sevgiyi ve ilgiyi arttıran bu takımı ne kadar alkışlasak azdır. Yılın takımı olmayı bence şimdiden hak ediyorlar.

Son ahkamımız da Fenerium ile ilgili olsun. Yeni gelen Fenerium yönetiminin takdir ettiğim bir yönü var. Fiyatlar her geçen gün makul seviyelere iniyor. Piyasada satılan muadil ürünler ile Fenerium ürünleri arasındaki büyük fiyat farkı azalmış durumda. Bu güzel bir şey. Ancak yeni gelen yönetime, yaptığı ürünlere bakarak değerlendirirsek taraftarlardan kopuk oldukları aşikar. Günlük giyime uygun olarak sundukları Cadde koleksiyonu genel koleksiyonun büyük bir kısmını oluşturuyor. Bu konuda daha önceleri yapılan çalışmalar Fenerium'da başarısız oldu. Hadi yanlış ya da kalitesiz yapıldı diyelim, bu tür koleksiyonlar prestij koleksiyonlarıdır. Toplam ürünlerdeki oranı %10-15 i geçmez. O çok takip ettiklerini söyledikleri büyük kulüplere bakarlarsa bunu çok rahat göreceklerdir. Hele bu koleksiyonun içinde yer alan siyah-beyaz triko, bordo kazak ve pembe gömlek çok talihsiz ürünlerdir. Lefter forma güzel düşünülmüş ancak teknik olarak yanlışlarla doludur. İnşallah bu yoldan en az zarar edilerek dönülür ve fazla ısrarcı olunmaz.